|
|
|
Tam dört ay olmuştu. O gün taburcu oluyordu. Yanı başında duran yapraklı takvime baktı; Temmuzun 24’ünü gösteriyordu. Bir kaç gündür takvim yapraklarını da koparmıyordu. Vakit daha öğlen olmamıştı. Zayıf, soluk yüzlü hemşirenin odayı dolduran sesiyle kendine geldi. - Hazır mısın Celal Bey? Ucuna iliştiği yatağından yavaş yavaş doğruldu. Odadaki her şeyle bir bir vedalaştı bakışlarıyla. Güneş o gün başka bir parıltıyla dolmuştu odaya. Yeni başlayan zorlu yolu aydınlatmak istercesine. Dışarıda onu neler bekliyordu. O zayıf ama güleç yüzlü hemşire misafirini uğurlayan bir ev sahibinin sıcaklığı ile ona bakıyordu. Ona doğru yürüdü. Beraber koridoru geçtiler ve bahçeye çıktılar. Hastanenin beyaz boyalı demirden kapısına geldiğinde bir derin nefes çekti içine, babasının sözü hiç aklından çıkmıyordu. “ Hayat bir gündür o da bugündür” Son kez arkasına baktı. Doktor Sami Bey ve birkaç hastabakıcı el sallıyorlardı. Gözleri üst kat pencerelerine takıldı. Arkadaşları, dostları ellerini umuda sallıyordu. Yüzünde buruk bir tebessüm belirdi. Elini kaldırdı, son kez selamladı tekrar hayata döndüğü yeri.... Kasabaya vardığında akşam olmak üzereydi. Minibüs tozu dumana katarak yoluna devam etti. Celal elindeki eski, rengi solmuş, siyah valizinin içinde hayatına dair birkaç eşyasıyla kasabanın meydanına doğru yürüdü. Meydana inen yolda Orhan Usta’nın dükkanının önüne geldiğinde akşam ezanı okunuyordu. Orhan Usta köyün tek semercisiydi. Dededen beri bu işi yaparlardı. Hoş şimdi eşek de yoktu eskisi kadar ama o hala devam ediyordu. Orhan Usta’nın dükkanının önünden geçerek kasaba meydanına indi. Kasaba meydanının kalabalığı akşam namazı için camiye doluşmuştu herhalde. Ortalık sakindi. Salih heyecanla seslendi ve oturduğu yerden fırladı; - Vaay Celal abim gelmiş.... Celal’i kucakladı. Celal sevinmişti sevinmesine de ağzından tek kelime çıkmamıştı. Dükkanın önünde duran tahta iskemleye oturdu. Salih hemen iki çay söyledi. Salih bakkal Aziz Amca’nın tek oğluydu. O düğün gecesi yaşanan kazada Salih de ordaydı. Babası namaza gittiği için dükkanı bekliyor olmalıydı. Az sonra Celal’in dili açılmış bir kaç kelime edebilmişti. Salih : - Bu gece bizdesin bırakmam. Aslında hayır demek istemedi. Zelihası için hazırladığı odada nasıl yatacaktı tek başına. Ama ha bugün ha yarın dedi kendi kendine, nasıl olsa yüzleşecekti. Kasaba meydanının içinden bıçakçılar sokağından geçerek baba ocağı ahşap kerpiçten evine gidebilecekti sonunda. Sokaktan geçerken dört aydır açmadıkları dükkanın asma kilidine gözü takıldı. Asma kilit zihninde o kadar büyüdü ki, sanki o kilit tüm talihine vurulmuş gibiydi. Karanlığın içinde sokağın derinliğinde bir kör ışık fark etti ama aldırmadı. Yol hem bozuk hem karanlıktı. Ağır adımlarla, karanlık yüzünden bastığı yeri görmeden ilerliyordu. Karanlığın içinden birden bir şangırtı koptu. Hemen sonrasında bağrışmalar. İrkildi, toparlandı. Arkasına bastığı kundurası nerdeyse çıkacaktı ayağından, düzeltti. Ev görünmüştü. Cırcır böcekleri sanki biraz sonra yaşanacak o tarihi anın çığırtkanlığını yapıyorlardı. Bahçe kapısı aralıktı. Hemen kapının yanındaki büyük dut ağacından dökülenler taşlı yolun üzerinde öylece yatıyorlardı. İlerledi. İçerden yalnızlığın fışkırdığı evin kapısı kilitli değildi. İçeri girdi. Issızdı. Elektrik ampulünü yaktı. Sanki sessiz bir devi uyandırmıştı. Dört aydır kimse girmemişti bu eve. Bir kaç adım attı. Elektrik düğmelerini açıyordu tek tek. Kapıdan içeri baktı. Gelin yastığı, atlas yorgan onları bekliyordu. Öylece bakıyordu. Yüreğini ayakta tutma gayretinden yorgun düşmüştü. İlk defa içi bu kadar acıdı. Mevsim yazdı ama evin soğuğundan titredi. Babasının sözü beyninde Zelihasına hasreti yüreğinde kıran kırana savaşıyorlardı. Ayakları artık bu yükü taşıyamıyordu. İçi yanıyordu. Yüklüğün yanındaki sedire çöktü. Dişlerini sıktı yumrukları kaskatı kesildi. Gözü aynalı dolabın içinde duran babasının fotoğrafına takıldı. Kalktı, dededen kalma gümüş tabakanın yanında duran eski ahşap çerçeveyi aldı. Kırık camının üzerindeki tozu ceketinin ucuyla sildi. Uzun uzun baktı. Gözünün önünden tüm çocukluğu geçti. Aklına babasının ona bıçak bileylemeyi öğrettiği gün geldi. Yutkundu. Resmi koydu yerine. Tam o an camlı dolabın üstündeki zarfı fark etti. Midesine bir sancı saplandı. Zarfta otelin adresi vardı. Zelihası hiç deniz görmemişti. Balayında ona sürpriz yapacaktı. Dokunamadı zarfa. Nefesi tıkanmıştı. Tabakaya uzandı bir sigara aldı. Bir nefes çekti derinden. Sedire uzandı sigarası elindeydi. Yüreğinin kırıklarıyla uykuya daldı. Olanları bir gecelik kabusa gömebilseydi keşke... Ömer ARIKAN |
|
Yayınlanma Tarihi: 18 Haziran 2007 |
|
Copyright
©
Kayıhan Zeybek. |