|
|
|
GAMSIZ HAYAT Köşedeki büfeden sigara alıp yokuştan aşağı doğru yürümeye başladım. Sigaranın kağıdını soğuktan yarı hissizleşmiş parmaklarımla alelacele açtım ve bir sigara aldım. Sonra ceketimin boş ceplerinde çakmak aradım. Oysa ki çakmak taşımak gibi bir alışkanlığım hiç olmamıştı. Bu anlamsız hareketim çok sürmedi. Fazla insan yoktu etrafta. Bu ayazda, yağmurda kim ne yapsın ki dışarıda. Gözüme köşede duran, üzerinde yeşil mi gri mi anlayamadığım bir kazak olan, ellerini nefesiyle ısıtmaya çalışan, orta boylu, yüzü soğuktan bembeyaz kesilmiş çocuğu kestirdim. Yaklaştım <Birader ateşin var mı?> diye sordum. Çocuk “sen de nerden çıktın yahu” der gibi gözlerime baktı. Sonra aheste aheste cebinden çakmağını çıkarıp rüzgardan sönmesin diye iki avucunun arasına alarak çaktı. Sigarayı yakarken çocuğun elindeki çakmak dikkatimi çekti. Sigaramı yaktım, sönmesin diye de hemen bir iki derin nefes çektim. <Güzel çakmakmış> dedim. Hafifçe güldü. Değerli bir şeye benziyordu ve daha önemlisi bu çulsuzda ne işi vardı böyle bir çakmağın. Allah bilir kimden aşırdı. Oysa bu civardaki tüm cepçileri tanırdım ama bunlar yeni türemiş olmalılar. <Eyvallah birader> dedim. Çocuğun başıyla yaptığı hareket “birşey değil” demek olmalıydı, çünkü anlamamıştım. Bir yere yetişeceğim yoktu aslında, gideceğim bir yer de. Bir avare, bir boş gezen misali yürüyordum. Gerçi askere gitmeden önce, Okan Abiyle beraber İstiklal’in arnavut kaldırımlarında yağmura dahi aldırmadan umarsızca çok volta atmıştık. Gördüğümüz güzel kızların peşinden gider ve yaşamanın ne demek olduğunu Beyoğlu’nun arka sokaklarında arardık . Hatta bir defasında Tatlıcı Abdurrahaman ustanın dükkanında yeşil gözlü sarışın billur gibi bir kız görmüştük. Daha doğrusu Okan Abi görmüştü. Kıza yanaşmaya çalıştı bir iki laf attı. Kız hiç oralı olmadı. Okan Abi şansını zorlama gafletinde bulundu. Meğer kız Beton Rüstem’in yeğeniymiş. Biz bir iki ay mahalleye uğrayamamıştık korkudan. Hey gidi günler hey diye mırıldandım. Zaman değişti ama güzel kızlar hep aynı ve hala öyle olduğunu umut ederek hınzır hınzır güldüm. Belli ki daha bulamamıştım yaşamanın ne demek olduğunu. İkinci sigaramı yaktım diğerinin ateşiyle. Ben gamsızım herhalde dedim kendi kendime. Meslek desen yok, para desen yok. Azcık tipimiz düzgündü o da para etmiyordu. Aile yok, ev yok, hiçbir şey yok. Artık Okan Abi de yok. Varsın olmasın dedim kendime. Ama yine de gidiyordu hayat. Kedimi inandırmıştım gamsız olduğuma. Gamsız hayat... Galatasaray Lisesinin yanından sola doğru kıvrılan yolun Cihangir’e inen yokuşla kesiştiği köşede otururdu Okan abi. Benden bir kaç yaş büyüktü ama ben hep abi derdim ona. Bu hoşuma da giderdi aslında. Evlenmişti ama senesine varmadan kaçtı karısı. Artık nedendir bilmiyorum. Okan Abi de hiç bahsetmezdi o olaydan. Ama neşeli adamdı. Kural sevmezdi. Nerdeyse her işi yapmıştı ama belli bir iş tutturamamıştı. Herhangi bir konuda bir şey söylense <Ben bilirim> diye lafa orta yerinden girerdi. <Nerden bilirsin?> diye soranlara <İki sene o işi yaptım ben> derdi. Okan Abi’nin yaptığı işleri ikiyle çarpsan seksen doksan gibi bir rakam çıkardı. Belli ki atıyordu. Ama bu da bizim eğlencemizdi. Sigaradan son bir nefes çekerek kaldırım taşının kırılmış olan kısmındaki su birikintisine atmaya çalıştım. Kor parçası gibi olan sigaranın suya düştüğünde çıkardığı sesi hep sevmişimdir. Küçükken sigaraları hep ben söndürmek isterdim. Ne manyaksın oğlum dedim kendi kendime gülerek.... Mahalleye yaklaşmıştım. Soğuktan hissizleşen ellerimi ceplerime soktum. Islık çalmaya çalıştım. Olmadı. Dudaklarım büzülmüştü soğuktan. Sonra en sevdiğim türküyü mırıldanmaya başladım. Okan Abi de çok severdi. - Mardin kapısından atlayamadım. - Liralarım döküldü toplayamadım...... Eski kömür deposunun önüne geldiğimde kahvenin ışıkları fark edilebiliyordu. Heyecanlandım. Nerdeyse 2 sene olmuştu. Gerçi içerde daha rahattım hele son 6 ay tam paşalar gibiydim. Orda mı kalsaydım ne? Ama güzel kızlar buradaydı. Türküye devam ettim.... Beyoğlu'na akşam çökmek üzereydi. Mahalle sakin görünüyordu. Yağmur başladı. Adımlarım hızlandı. Madam İrma’nın boyaları dökülmüş evinin önünden geçerken yavaşladım. Çocukluğumda bembeyazdı bu ev. Bu mahallenin hatta Beyoğlu’nun en güzel eviydi. İrma Semerciyan. Yaşıyor muydu acaba? Kızı nerdeydi? Matilda. Bunu düşünürken derin bir nefesle doldu ciğerlerim. Esmer güzeliydi. Saçlar, boy pos bir içim suydu valla. Işık görünmüyordu. Perdeler kapalıydı. Yoklardı herhalde. Okan Abi çok koşmuştu peşinden ama Matilda bir kere bile yüzüne bakmamıştı. Okan Abi yılmaz bir azimle sanki onlarca kez reddedilen terslenen kendisi değilmiş gibi her defasında kızın ilgisini çekmeye çalışırdı. Ama sonuç malum. Karşı kaldırımda berberin çırağı dışarıda duran havluları yağmurdan kaçırmaya çalışıyordu. Dükkanın camı buğulanmıştı ve içerisi seçilemiyordu. Sonra uğrarım deyip yoluma devam ettim. Karnım acıkmıştı. Güzel kızları geçiriyordum aklımdan. Peşinden koştuğumuz güzel Rum kızlarını. Hem böylece açlığımı da unutuyordum. <Bunların soyu güzel be kardeşim> derdi hep Okan Abi. Evet çok güzellerdi. Ama sanki o kızların anaları aynı soydan gelmiyordu. Kızlar nasıl güzelse anaları bir o kadar çirkindi. Sebebini bir türlü çözememiştik. Okan Abi’ye göre suç kocalarındaydı. Ne zaman bu mevzu açılsa <kocaları bunlara ne yapıyorsa fıstık gibi hatunlar ne hale geliyor yahu. Ne anlar bunlar kadından, güzelden> diye sinir yapardı. Bana ne anasından, kızlar yeter bana diye düşünmeye çalıştım. Askerden dönmüşüm, güzel görmeden kaç ay olmuş, bunu çekmeyen hayatta bilemez. Ama ben biliyorum. Hem Elazığ’da bırak güzeli, kız yoktu. Neyse ki bitti. İçimin ateşi sigaranın ucundaki kor gibi kim bilir hangi afetin yağmur gözlerinde sönecekti. Dilimde türküm, aklımda güzeller Okan Abi olmadan yeni bir hayata başlıyordum. Kahvenin camları da buğulanmıştı. Kör ışıklı elektrik lambalarından başka bir şey seçilemiyordu. Kapısı çift kanatlıydı, yazları bu kapı açılır masalar dışarı çıkarılırdı. Ama hava zehir gibi soğuktu. Kolu çevirip kapıyı araladığımda sıcaklık yüzüme çarptı. Hemen girip kapıyı örttüm. İçeri girince ne kadar üşüdüğümü anladım. Ocakçı Ahmet beni görünce <Vay kardeşim hoş geldin> diye atıldı. Radyonun başında ajansı dinleyen yaşlı amcalar da dönüp bana baktılar. Ahmet tezgahın arkasından çıktı. Sarıldık. Radyo sesinden en uzaktaki masaya oturduk. Bir yandan kahveye göz gezdiriyordum. <Özlemişim be Ahmet> dedim. <Anlat bakalım neler oldu ben yokken> diye devam ettim. <Her şey bıraktığın gibi be Mustafa her şey aynı > dedi. Ajansı pürdikkat dinleyen amcalar fısıltıyla konuşmamıza rağmen sert sert bize baktılar. O sırada Radyodaki spiker Amerikalıların attığı atom bombasından bahsediyordu. Ya benim aklımdaki bombalar; kızı bir bomba anası başka bir bomba, kızı rüyalarım anası kabuslarım. Ama artık dönmüştüm. Buradaydım. Her şey bıraktığım gibiydi. Tek şey hariç. Okan Abi. Ömer ARIKAN |
|
Yayınlanma Tarihi: 08 Mayıs 2007 |
|
Copyright
©
Kayıhan Zeybek. |