|
Prof. Dr. Mehmet Kerem Doksat
Kapitalizm, sosyalizm, faşizm, komünizm, gol, aut, tuş, psişe, neoplazm,
metastaz, pike çekmek, santra... Yüzlerce hatta binlerce böyle kelime var
diğer kültür iklimlerinden gelip lisanımıza nüfuz etmiş olan. Bunlar
karşısında dille ilgilenenlerin belli tavırları var: 1) Hepsini aynen ve
orijinalleriyle yazarak kullanmaktan yana olanlar: Bunlar "Top outa
çıkmasına rağmen hakem goal kararı verdi ama stadiumdaki anarchy ve tension
bir anda arttı" gibi cümleler kurarlar. Nitekim, eski tıp kitaplarında bunun
örneklerine bolca rastlarsınız. Artık pek taraftarı kalmamış durumda... 2)
Türkçe'de okunduğu şekliyle bunları kullanmaktan yana olanlar: Bunlar "Top
auta çıkmasına rağmen hakem gol kararı verdi ama stadyumdaki anarşi ve
tansiyon bir anda arttı" diyeceklerdir. Epey taraftarı var bu yaklaşımın. 3)
Hepsine illâ ki Türkçe karşılık bulup, yoksa da uydurup onu kullanmak
isteyenler: Bunlar da "Top dışarı çıkmasına karşın yargıman kalegirdi kararı
verdi ama topluseyirlikteki karmaşa ve gerilim bir anda arttı" gibilerinden
bir şeyler söylerler. Son zamanlarda bu tavır pek moda; "yorumsamacı ve
özdekçi düşün adamlarının yaşamsal ergileri erkin ekinselliği varsamamasına
öykünmek olmalıdır" gibi lâflardan müteşekkil "tümceleri" de yazanın anca
kendisi anlar tabii ki!
Fakirin bu konudaki görüşü mutedil. İthâl kavram (concept) veya mefhumlara (notions)
tekabül eden ve (menşei ne olursa olsun) bizim malımız olmuş kelimeler
varsa, oları kullanalım: "Sermaye" varken "kapital" denmese de olur, diyeni
de kınamamak gerekir; am-maaaa... "kapitalizm" bizim kavramımız da değil,
fikrimiz de, tıpkı "sosyalizm" gibi. İşte, bu gibi kelimeleri Türkçe
okunuşlarıyla aynen kullanmaktan yanayım. Çünkü, herkes kendi kafsına göre "tilcik"
uydurup yazınca, böyle kitapları okumak ve anlamak imkânsızlaşıyor! Bu
itidalli tavrı tercih ettiğimi belirttikten sonra, bununla paralel bir yarı
muhayyel sohbeti sizlerle paylaşmak istiyorum.
Bir kongreden dönüyoruz. Eski bir asistanımız ve artık uzmanlığını almış,
hayata atılmış olan bir arkadaşımızla otelin lobisinde sohbet ediyoruz. Lâf
döndü dolaştı, toplumdaki ve psikiyatri camiasındaki genel gruplaşmalara
geldi, dayanamayıp suâl eyledi: "Hocam, siz de anlayamadığım, kavrayamadığım
bir şey var. Hem sivri çıkışlarınız oluyor, hem de belli bir çizginiz yok."
Gülümsedim, hem zülfü yare dokunduğun için değişik grupların tepkisini
alacaksın, hem de çizgisizlikle itham edilecek, tanımlanacak, anılacaksın.
Bir şeyler eksik, yanlış... Neden no men's land'de zannediliyorsun?
Öncelikle, "bir çizgisi olma" kavramını başkalarının önceden çizmiş olduğu,
kolaycı ve fırsatçı kafaların da hemencecik etrafında öbek öbek toplandığı
ideolojicikler için kullanıyor genç dostum... Yani tefekküre gerek yok,
hazırlop "brainnet" paketlerinden birini satın alıvereceksiniz (internetten
mülhem bu tilciği de ben uydurdum), at gözlüklerinizi takacaksınız, en
hafifinden sekter, muhtemelen de yobaz olacaksınız. Sonrası kolay, başka
türlü düşünen herkese "vurun kahpeyeyi" oynayacaksınız. Bu kafalar "vatan,
millet" derseniz faşist, "Allah, din" derseniz "mürteci", "sosyal adalet,
emekçi hakları" derseniz komünist..... ilân ediverecekler sizi. Ne diyordu
merhum Cemil Meriç (o Cemil Meriç ki, zamanında, mahkemede "evet, ben
Marksist'im, var mı itirazınız" diye bağıran adamdır): "İzmler...
İdraklerimize giydirilmiş deli gömlekleri. İtibarları menşelerinden geliyor;
hepsi de Avrupalı"...
Şimdi, Türkiye için, kavramların ne kadar acayip hâlde olduğunun bir
dökümünü yapalım (bu arada, aklıma geldi, istisnalar haricinde bütün
spikerler "döküman" diyorlar, doğrusu "doküman" olmalı; vazgeçtim
Türkçe'den, yabancı menşeli kelimeleri de yanlış telâffuz ediyoruz).
Sağcılar denen grupta kimler var: Radikal İslâmcılar (millet deyince ümmeti
kasteden, lâik cumhuriyeti reddedenler), ılımlı İslâmcılar, reformist
İslâmcılar, milliyetçi-İslâmcılar (hani şu "Türk-İslâm sentezi" masalı,
maazallah buna bir de "Kürt-İslâm sentezi" eklendi ve Hizbullah namı altında
bir vahşet teşkilâtının marifetlerini ibret ve dehşetle takip ediyoruz,
Gürcü-İslâm sentezcileri ve diğer sentez meraklıları da yolda),
milliyetçi-muhafazakârlar (neyin muhafaza edileceği hususunda aralarında
ciddi ihtilâflar mevcutsa da), ülkücüler, ırkçı Türkçüler, Turancılar,
faşistler, merkez sağcı liberaller, Atatürk milliyetçisi sağcılar, bal gibi
kapitalistler, sağın ticaretini yapan oportünistler...
Solculara bir göz atalım: "Dinozor" Marksist komünistler, Marksist olmayan
komünistler ve Bakuninci anarşistler, etnik ırkçı komünistler (PKK gibi),
Maocu komünistler, "eski Marksist" olmakla pek övünen ama şimdilerde "sadece
solcuyum" diyen latent Marksistler, sosyal demokratlar, ılımlı solcular,
Atatürk ulusçusu solcular, eskiden militan komünist olup da şimdilerde
köşeyi dönmüş tatlı su sosyalistleri, bar "enteli" alkolik sosyalistler,
diğerlerince "dönek" diye dışlanan entellektüel solcular, agnostik solcular,
materyalist solcular, Tanrı'ya inanan ama solcu olan solcular, sosyalist
Müslümanlar, solcu olmazsa yalnız kalacağından korktuğu için solcu olan
solcular, solun ticaretini yapan oportünistler...
Başka türlü adlandırılamayanlar: Bilmemkaçıncı cumhuriyetçiler, takkeli veya
entel liboş diye nam bulanlar, yanar döner satılık vicdanlı kalemşörler,
hiçbir fikri ve entelektüel birikimi olmamasına rağmen her şeyi bilen
megalomanyaklar, her devrin adamı olmayı başaran lâf ebeleri, konformistler...
Allah aşkına, bu üç (özellikle ilk iki) grubun hangi açı(lar)dan homojenite
taşıdığını ve neden aynı kefeye koyulduklarını mantıki olarak
açıklayabilecek bir dahi varsa beni arasın, bilgileneyim, müstefit olup kırk
yıl da köleliğini yapayım!
SAĞCI KİM, SOLCU KİM? Tam bir entellektüel anarşi, tefekkür anomisi, sosyal
afazi (Alev Alatlı'ya saygılar, sevgiler)!
"Bak" dedim genç dostuma, "Eğer ne olmadığımdan, hangi çizgiyle alâkam
olmadığından başlamak daha kolay olacaksa, -ki öyle gibi geliyor bana,
sayayım. "Vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğünden taviz vermek;
Türkiye'de demokratik düzeni yıkıp yerine başka bir ideolojik veya dini
idare getirmeye kalkılması; insanların din, dil, ırk, etnisite, cinsellik
veya fikirleri açıdan ayrı tutulup farklı muamele edilmeleri, hürriyetlerin
sınırının başkalarınınkinin başladığı yer olmadığı her türlü anlayış ve
tatbikat; emeğin sömürülmesi, ter dökerek elde edilmiş servete düşmanlık
etmek; bir ülkede veya kurumda idareyi elinde bulunduranların kendilerinden
farklı düşünenleri dışlayıp aşağılamaları, aleyhlerinde dolap çevirmeleri;
içtimai veya fikri her türlü kölelik, hür tefekküre zincir vurulması, her
türlü totalitarizm ve faşizm..."
Bu sözler epey bir şeyi özetlemişti bana göre, de... Zekâ ve yeteneklerinden
zerre kadar şüphe etmediğim muhatabımın gözlerindeki muğlâklık ifadesinin
artışından anladım ki, ona göre hiç de aynı şey geçerli değildi. Daha fazla
izahat gerekiyordu... Yoksa beni "milliyetçi, muhafazakâr, ilerici, sosyal
demokrat, devrimci, lâik ve Müslüman", yani bir ne idüğü belirsiz çorba
olarak idrak edecekti (çizgisiziz ya)! İyi ama, hoş, ben gerçekten de
bunların hepsiyim... İzahat vermeye devam etmek gerekiyordu.
"Özetlemek gerekiyorsa, ben hikmeti (bilgeliği) arıyorum; hani şu
İngilizce'de wisdom denen şeyi. Hikmeti bulacağım ki, kısır ideolojilerin,
"sözüm ona dini" veya benzeri tefsir ve içtihat kalıplarının insanlara
getirdiği ucuz mutluluk ve kolaycılık kapısı olan banal gerçeklerden
kurtulup, hakikâti bulmak yolunda ilerleyebileyim. Ama, bunu yaparken de
dirliğimin, düzenimin bozulmasına, hayatta kalma ve insanca yaşama hakkıma
el sürdürtmeyeyim.
Gerçekle hakikâtin farkını en güzel anlatan hikâye Gazalî'nin Hint'ten
aldığını sandığım fil ve körler örneğidir: Ortada bir fil var, çevresinde de
körler; sorulmuş kendilerine "nedir bu?" diye. Birisi kuyruğunu tutmuş,
"yılan" demiş, diğeri bacağını tutmuş "sütun" demiş... Kimse "fil" cevabını
verememiş. İşte, mahiyetini ve vasfını bilemediğimiz, belki de asla
bilemeyeceğimiz mutlak gerçeğin yani hakikâtin karşısında bizler bu körler
gibiyiz. Kendi zavallı gerçeklerimizi hakikât zannediyoruz. Sanma ki bu
ayrım benim kendi icadım; gerçek karşılığında reality, hakikât karşılığında
verity veya truth kelimelerini kullanıyor Batılı. Bunu yaparken de bir
miktar agnostik bakıyorum her şeye, tıpkı ünlü filozof Popper gibi. Yani,
belli bir konunun o an için bilinen en güzel izahı A Teorisi ise, bundan
farklı ve daha doğru (hakikâte daha yakın) X, Y, Z... Teorileri'nin de
olabileceğini ta baştan (a priori) biliyor, kabûl ediyor ve öyle
yaklaşıyorum mes'elelere. Böyle olunca da, hiç bir şeyin dayatmacısı,
tutturucusu, yani yobazı (mutaassıbı) olmuyorum. Ha, bakışlarından
hissediyorum ki, ucuz bir baş eğiciliğe (konformizme) yüz verdiğimi
zannediyorsun. Asla! Bilimsel düşüncede inançlar (beliefs) değil kanaâtler (opinions)
olur; kanaâtler de değişmeye mahkûmdurlar!
Benim irfanım hür, fikrim ve ilmim de hür ama vicdanım asla! Vicdan,
Batılı'nın moral conscience'ı (ahlâki şuur) karşılığında kullandığımız
psikolojik ve teknik bir terim; süperegonun şuurlu kısmına verilen isim!
Süperego (üstbenlik) ise psişik dünyamızda yasakları, günahları, ayıpları ve
mükemmeliyetçiliği temsil eden meleke. Hiç hür vicdan olur mu? Böyle bir
ifade kendi kendine ters düşer! Demek ki genel ahlâk (morality) ve etik (ethics:
özel hâllere, meselâ mesleklere has ahlâki prensipler) açısından tavizim
yok.
Bilmem anlaşabildik mi: Metodolojik açıdan çizgim gayet net ve aşikâr.
Bilimsel konularda ideolojiye geçit yok, sadece epistemolojik temel prensip
zemininde, yöntem (usûl, method) var; o da deneycilik ve gözlemcilik, yani
empirisizm (empiricism). Ammaaa, kendime has fikir, sezgi, ilham, tefekkür
ve hayâl dünyamda istediğim gibi kanat açarım ebediyetin nihayetlerine
doğru, kim karışabilir ki?"
"İşte bu noktada işler karışıyor" dedi dostumuz; "tasavvuftan, Allah'tan
bahsedip böyle deyince adeta bir çifte açmaz, bir "double bind" olmuyor mu?"
"Aman yapma etme! Maâlesef, Türk aydınlarının içine düştükleri en korkunç
kara delik bu: Sekterlik, kesin inançlılık ve damgalama merakı. Yani
Allah'tan bahsedersen mürteci, dinci ve yobaz; sosyal adaletten, emekten,
sosyal demokrasiden bahsedersen Marksist-komünist; milliyetçilikten, vatan
sevgisinden bahsedersen faşist ilân ediliyorsun. Tefekkür felç olmuş,
dimağlar prangalı, kavramlar perçinle tutturulmuş zihinlerimize.
Zaman ve mekândan da önce var olan, onlardan ayrı-gayrı olmayan ve onlardan
sonra da var olmaya devam edecek olan kozmik bir şuura, ilâhi sevgi ve
bilgiye inanmakla, Bach'ı veya Itri'yi dinlerken yahut derin düşüncelerle
flört ederken O'na uzanan gönül gözünü açmakla, müsbet ilmin icaplarını
yerine getirme eylemi esnâsında taviz vermez bir metodist olmak arasında
çelişen, birbirine ters düşen ne var ki! Bu evrensel birlik, vahdet hissine
ister adına meditasyon denen disiplinle ulaş, ister şu veya bu ibadetle
vasıl ol, ister musikiyle meşk veya raks ederken yahut Taekwon do pumsesi
çizerken eriyip git. Ne fark eder? Egonun zavallı sınırlarından kontrollü ve
yapıcı bir şekilde sıyrılıp, müthiş ve eşsiz yalnızlığından geçici olarak
ayrılıp, O'nun içinde erimenin, özüne ve Hakikât'e azıcık da olsa
yaklaşabilmenin kazandırdığı muazzam kudreti, iç huzurunu ve arınmayı
yaşamanın ne zararı var? Bu eşsiz yaşantının, müteakip bilimsel
çalışmalarında da seni ne kadar güçlendireceğini mutlaka fark edeceksin."
"İyice mistifiye ettiniz konuyu. Haydi açıkça itiraf edin, bu söylemlerin
altında sinsi ve gizli bir dincilik yatmıyor mu?"
"Hayır! Kat'i ve sarih bir ifâdeyle hayır! Bu transandansı yaşamak için şu
veya bu dinin mümini, filânca dergâhın müridi, falanca tekkenin meczubu
olmak gerekmiyor. Tam bir ateist de olsan bu doruk yaşantıyı (şu uydurukça
moda kelimeyle deneyimi) yakalamak mümkün; yeter ki sevgiyle ve egonu aşarak
bakabil aleme.
Dinler gaye değil vasıtalardır evlât! İnsanın kendisiyle, kendisinin
içindeki kendisiyle, kendisinin içindeki kendisinin içindeki kendisiyle...
yani bütün kozmosla, varlık ve yoklukla, mevcudat ve hiçlikle buluşması,
barışması için birer vasıta... Bazısı bu hikmete dinle ulaşır, bazısı başka
yolla. Onun içindir ki, itikadı konularda kimsenin kimseyi zorlamaya zerre
kadar hakkı yoktur."
Hattâ, bu muazzam kendinden geçişi, ekstaz hâlini yaşamamızı sağlayan beyin
yapılarını dahi sayabilirim sana: Temporo-limbik sistem ve amigdala nukleusu
(çekirdeği). Nitekim, bu bölgelerin deneysel uyarılmalarında,
epilepsilerinde de (bir sar'a cinsi) benzer hâller yaşanıyor.
Devamı bir sonraki sohbette...
Yarı Muhayyel Sohbete Devam
Çizgisizlik, brainnetçilik (internet'ten mülhem bu "tilciği" benim uydurup
fikir hayatımıza kazandırdığımı hatırlarsınız), hakikâti ararken zavallı
gerçeklerde boğulmak, transandans... Buralardan devam etmekteyiz
sohbetimize.
"Memleketimizde genel olarak müşahade ettiğimiz sosyo-kültürel yozlaşma ve
kayıplar beni çok üzüyor dostum. Basitlikle (simplicity) sadelik (ignorance:
hem saf, sade hem de cahil anlamına gelir), seçkinlikle (elitizm) züppelik (snobizm),
vulgarizasyonla (hem halkın anlayabileceği hâle getirme hem de
bayağılaştırma anlamlarına gelir) veya popülarizasyonla (toplumun
anlayabileceği yaygınlığı kazandırma) ucuz popülizm (halk dalkavukluğu)
maâlesef karmakarışık olmuş hâlde. Toplumumuz gustosunu kaybetti. Zaten
Çanakkale Harbi'nde Osmanlı'nın harsını bize taşıyacak hemen hemen bütün
münevverlerini şehit vermiş bu ülke. Kalan azıcık elitin çoğunu teşkil eden,
15-20 sene önce gazinoları dolduran kaliteli ve kültürlü, görgülü orta sınıf
artık sürünmekte, kitap veya CD alacak parası da, morali de yok! O zamanlar,
assolist halis klâsik Türk Musıkısi meşk etmek için sahneyi teşrif ettiğinde
sol ellerindeki çatalları, sağ ellerindeki bıçakları usulca kenara koyup
huşu içerisinde dinleyenler, artık, sırra kadem bastılar. Müzikolojik açıdan
değersiz ama ekonomik açıdan pek kıymetli, estetik açıdan çirkin, muhteva
açısından lümpen ve argo şarkıları söyleyen, bir gecede şöhretin zirvelerine
tırman(dırılı)ıvermiş sözüm ona san'atçılar itibarda artık. Tabaklar
kırılıyor, ceketler yakılıyor, ar damarları patlıyor ve bunları yapanları
her gün toplumumuza "hortumlayan" vicdan fakiri büyük medya kurumları
köşeleri dönüyor...
Saldırganlık, cinsellik, dehşet ve kan süslüyor (!) televizyon ekranlarını;
esbab-ı mucibe hazır: Rating için canım! Rating hesaplarında kıstas alınan
kesim kim? C ve D kümeleri; yani, sosyo-kültürel ve ekonomik açılardan en
düşük, en cahil kesimler. Peki, neden onlar? Çünkü en büyük tüketici
pazarını oluşturuyorlar da, ondan. Her şey bu derecede maddi ve ucuz mu? El
cevap: Evet, piyasa ekonomisinin kaçınılmaz sonuçları bunlar, n'apalım! Her
şey ekonomi-merkezli olmuş. Doğu ve Güneydoğu'dan yoğun bir şekilde yaşanan
göç müthiş bir sorunsalı da yanında getirmiş: Toplumsal anomi. Yani
normların kaybı, kafa bulanıklığı, aidiyet ve mensubiyet şuurunun
silikleşmesi veya sapması. Köyünden gelen ilk aile prensip olarak örfüne,
adetlerine, devletine ve -kendi anladığı anlamda- dini inançlarına iyice
sarılıyor, hemşehrileri dışındaki dünyaya kapanıyor. Onlardan pek sorun
çıkmıyor, esas tehlike ikinci neslin tepesinde, yani onların çocuklarında!
Ne köylü kalabiliyorlar, ne şehirli olabiliyorlar ve her şeye isyan
ediyorlar, kimlikleri yok çünkü. Medyanın mahut hediyelerini (!) gördükçe
asla ulaşamayacakları bir hayata hem özeniyor, hem ona perestiş ediyor
(öykünüyor), hem de nefretle doluyorlar. Zaten manevi kodlar değişmiş son
on-onbeş senede: "Köşeyi dön de nasıl dönersen dön", "benim memurum işini
bilir" diyen, saatte 200 küsür kilometre sür'atle gitmekle övünen, şatafat
ve papatya meraklısı bir zihniyet dimağlara pompalanmış; dürüstçe ticaret
yapmak, vergisini ödemek enayilik hâline gelmiş. O zaman kolayca kötü yola
düşüyor bu ikinci nesil: Yasadışı işlere bulaşmak, ideolojik veya dinsel
örgütlere karışmak veya etnik terörün oyununa gelmek! Bizim muhterem
medyamızın önemli bir kesimi de bu grupları kıstas alarak yayın yapıyor.
Maâlesef insanlar kalitesizliğe, basitliğe kayma eğilimini genellikle taşır;
entropi (dağılıp gitme eğilimi) ve entalpi (daha düşük enerji düzeyine kayma
eğilimi) prensipleri fizikte olduğu gibi, aynen, cemiyetler için de
geçerlidir. Çoğu kimse Itri'yi veya Bach'ı değil, Abraham Sweetvoice'i
dinlemeyi tercih eder; ettikçe daha çok dinler; dinledikçe daha çok
uzaklaşır sofistike zevklerden (bu arada, sophisticated lâfı hem üstün ve
kaliteli, hem de içine hile ve desise karıştırılmış anlamlarına gelir ve tam
Türkçe karşılığı yoktur - uydurdularsa da ben bilmiyorum). Rasyonalizasyon
(mazeret bulup akla uygun hâle getirme veya minareyi çalınca kılıfını
hazırlama) da hazırdır: Halka iniyoruz efendim.
İnmeyin kardeşim! Hele bizimki gibi cehaletin kol gezdiği, feodal,
ataerkillikten ve yaşlı-erkillikten kopamamış, her türlü büyüsel düşünce
tuzağına düşmeye pek müsait, henüz uluslaşma sürecini tamamlayamamış ülkede
halka inilmez, halk yukarıya çıkarılır! Hattâ, bunu gerçekleştirebilmek için
milli seferberlik yapılır bir zamanların Halk Evleri hareketinde olduğu gibi
(tabii, oraları belli ideolojilerin pazarlandığı beyin yıkama merkezlerine
çevirmemek kaydıyla). Halka inmeye kalktınız mı sonuç ortada: En fazla 100
kelimeyle düşünüp yaşayan bir güruh, Marx'ın 'din, halkların afyonudur'
ifadesini, hayatta olsaydı, 'din kadar, hattâ ondan da hâllice bir şekilde,
medya halkın afyonudur' diye değiştireceği kadar uyuşturulmuş beyinler."
Genç dostumun gözleri faltaşı gibi açıldı; hayretle araya girdi:
"Aman hocam, bunlar bal gibi sosyalist söylemler. Bir önceki sohbette
vecdden, mistik yaşantıdan bahsediyordunuz, şimdi Marx'ı haklı görüp dine
saldırıyorsunuz. Bir yandan da uluslaşmaktan söz ediyorsunuz. Bu ne perhiz
ne lâhana turşusu? Üstelik büyük medyada çok görünen, hattâ bu sebeple
meslekdaşlarınızca eleştirilen bir kişi olarak, sanki tükürdüğünü yalamak
olmuyor mu bu sözleriniz?"
Çizgisiziz ya! Brainnetlerden birine bağlı değiliz ya! İzah gerek, yoksa
gene damgalanacağız...
"Sevgili dostum. En muazzez hâliyle dinin kendisinin bu işte ne kabahâti
var? Ama binlerce safsatayla, bid'atla ve uydurmayla bir sömürü aracı
durumuna getirilmiş kurumsal anlamdaki dine tabii ki hiç hoş bakmıyorum. Hem
hatırlarsan, evrenle bütünleşme (vahdet) yaşantısını yaşamak için dindar
olmanın hiç de gerekmediğini, dinlerin gaye değil vasıtalar olduğunu
anlatmıştım sana. Eğer bu vasıta hayra (esenliğe, barışa, sevgi ve bilgiye)
hizmet ederse makbûldür, şerre yönlendirirse ben onu istemem. Örnek mi
istiyorsun? İslâm'ın altın devrinde (yaklaşık X. yy. civarına kadar) gerek
Arap ve Acem, gerekse Türk Müslüman bilim adamlarının müsbet bilime
yaptıkları muazzam katkıları hatırla; bir de İslâm ülkelerinin şimdiki
hâline bak! Batı'dan örnek istersen Ortaçağ karanlığının mimarı Katolik
Kilisesi'ni hatırlayıver; zavallı Galileo'nun çektiklerini hafızanda
canlandır.
Marx'a gelince... Tıpkı psikiyatride Freud'un, müzikte Wagner'in,
doğa-bilimlerinde Darwin'in yaptığını yapmıştır, tam bir devrimci ve
dahidir. Söylediklerinde ve tahlillerinde son derecede haklı olduğu taraflar
vardır. Marx'ı tanımadan entelektüel olunamaz ve Batı tarihinin dinamikleri
anlaşılamaz. O da, demin zikrettiğim diğer dahiler gibi, kendi büyüklüğünün
altında ezilmiş ve hatalar yapmıştır; bir nev'i 'peygamberliğe' soyunmuştur.
Bu büyüklerin ortak tarafı var: Çok iyi gözlemciler, çok isabetli tahlilleri
ve keşifleri var ama her şeyin çözümünü bulmak vehmine düşmüşler. Freud
insanı çözdüğü vehmiyle etkili (efficious) bir tedavi yöntemi olduğunu
zannettiği psikanalizi nöropsikiyatrinin başına sararken, Wagner eşsiz
armoni anlayışı ve uygulamasını müteakip bestekârlara empoze ederek atonal
ve ucube müziklerin yapılmasına yol açmış, Darwin de evrimin en önemli
mekanizmalarından birini (doğal ayıklanma-seçilme) keşfederken, her şeyi
bundan ibaret sanmıştı. Bu ve başka büyük adamların dehalarından nasiplenmek
ve doğru yanlarını istihraç etmek (extraction) için illâ ki onlara tamamen
atılıp kapılmak mı gerekiyor? İşte, benim mutaassıp bir şekilde muhalif
olduğum taassup batağı burada başlıyor. Wagner için bu pek söylenemez ama,
Marksizm ve Freudizm birer din hâlini alıp, yeni yobazların afyonu durumuna
düşmüşlerdir. Darwin'inki çok daha fazla sınanabilir bilimsel bir kuram
olduğu için, bu alandaki ilerleme Neo-Darwinizm şeklinde modifiye edilmiş ve
Vatikan tarafından bile kabûl görmüştür.
Uluslaşmak (millet hâline gelmek), bu günün ve yarının dünyasında
mevcudiyetimizi devam ettirebilmemizin tek yolu. Millet deyince de, Fransız
İhtilâli'ni müteakip, Atatürk'ün "Ne Mutlu Türk'üm Diyene" sözlerinde
şahikasına ulaşan, asla etnik veya dinsel temele dayanmayan, tarih, menfaât,
gönül ve (kısmen) coğrafya birliği içerisinde aidiyet ve mensubiyet şuurunda
buluşmuş bir Türklüğü anlıyorum. Nitekim o dönemin paradigması "uluslaşarak
Batılılaşmak" idi; safsatalardan arınarak aydınlanan ve Batı medeniyetinin
trenine binen ama özüne de yabancılaşmayan bir millet ve milliyetçiliğe
mecburuz. Bu gün Avrupa'nın çoğu gelişmiş ülkesinde "nationalism" deyince "racism"
yani ırkçılık anlaşılır ve nefretle karşılanır. Doğrudur ve öyledir de.
Çünkü onlar uluslaşma sürecini çoktan aşıp bütünleşmeye gidiyorlar. Fransız
her hücresine kadar Fransız'dır, İtalyan burnundan kıl aldırmayacak derecede
İtalyanlığı ile mağrurdur, Portekizliler İspanyollardan nefret edecek
derecede Portekizlidir vs... Yani bireysel ve toplumsal kimlikleri tam
oturmuştur. Öyle olunca da, rahatlıkla Avrupa Birleşik Devletleri'ne bayrak
açarlar; ayrıca, dünyanın kalan kısmını bir güzel sömürerek yakaladıkları
ekonomik refah da onlara bu lüksü tanır. Tıpkı, bireyleşme sürecini tam ve
tekemmül ederek yaşayabilmiş ve maddi problemi olmayan olgun bir kişinin
filânca partiye, falanca sosyal kulübe girmekle kişiliğini kaybetmeyeceği
gibi. Ama ya biz... 50 küsür etnik, yüz küsür dini grup, feodal bir yapı,
berbat bir ekonomi ile bu talihe sahip değiliz henüz. Önce kaderde ve
kederde bir olmayı öğrenelim yani ulus olalım, sonra onu aşalım. Görmüyor
musun bütün dünya bizi dezentegre edip didiklemek için nasıl üzerimize
üzerimize geliyor? Sevr asla ölmedi, uykuya yatırmışlardı, şimdi esnemeye
başladı, akabinde de uyandıracaklar. SAĞCIMIZLA, SOLCUMUZLA GELİN CANLAR BİR
OLALIM! Evrensele giden yol ulusaldan geçer, aksi takdirde tarihin tozlu
sayfalarında yok olur gideriz. Vatanını, halkını sevmek de hiçbir kurdun
kuşun tekelinde değildir. Bilmem anlatabildim mi?
Medyada sık görünmeme gelince... Bir de kabûl etmeyip katılmadığım
programları, teklifleri saysam herhâlde epey gülerdin. Genel kültürüne
güvenen, ağzı lâf yapan, söylediğinin arkasında duran ve doğru mesajlar
veren psikiyatrların medyadaki sayısının artmasını ve sık sık da bu
misyonlarını yerine getirmelerini samimiyetle diliyorum. Eleştirenler de
zarfı değil, mazrufu muhatap almalılar ve bunu yaparken hakaretamiz,
edepsizce ve seviyesizce değil, edeple ve efendilikle gerçekleştirmeliler; 'zort',
'çüş', 'ulan' gibi lümpen ifadeler yazanların kendisine tevcih eder,
kişiliklerini yansıtır! Psikiyatri dışındaki konularda fikir yürütmem
konusundaki gıyabi eleştirilere gelince... 'Fikir Adamlığı Fakültesi vardı
da biz mi orada tahsil görmedik' diyerek, ince bir tebessümle karşılıyorum
bunu."
"Biraz daha anladım sanıyorum bu sefer sizin nasıl bir kafa yapısına sahip
olduğunuzu. Bu sohbetimiz lisandan çok fikir teatisi hâlinde geçti. Dil
konusunda açılımlara giremedik..."
"Aman canım kardeşim. Hiç olur mu? Her fikrin de, zikrin de taşınma,
paylaşılma ve iletilme yolu dildir. Yukarıda bahsettiğim ruh içerisinde,
sekterlikten uzak, fakirleştirici değil zenginleştirici, tasfiyeci değil
kollayıcı bir platformda lisanımıza sarılmak zorundayız. Basit, sade
dilinden dolayı Yunus Emre'yi ve Aşık Veysel'i sevdiğimiz kadar, divan
şiirini de, Mevlâna'yı da anlayabilmek için çabalamalıyız. Bir ulusu tahrip
etmek istiyorsanız onun lisanını mahvedin, topa tüfeğe gerek kalmaz.
Bu sohbetimize rahmetli Cemil Meriç amcamın (kendisine böyle hitap ederdim)
sözleriyle son verelim istersen: "Kamusa uzanan eller namusa uzanır"; dil de
bir milletin namusudur!"
"Gene görüşürüz, sevgiyle..."
|