|
|
||
|
04 Kasım 2009 |
||
|
||
|
Tarih Meraklısı Gurmelerin Eylemleri Devam
Ediyor: EDİRNE (ADRİANOPEL)
En son İznik-Yenişehir-Mudanya gezisi sırasında hep birlikte planladığımız
ve Eurobasket 2009, Polonya gezisi sonrasına
bıraktığımız Edirne gezisi için uygun tarihin, 3
Ekim 2009 olabilmesi için ön mutabakata
vardığımızda (klüpler gibi sözleşme
imzalamadık:)) aylardan Ağustos’tu. Ok yaydan
çıkmış, Gurme-Tarih gezilerimizden bir yenisi
için daha karar verilmişti artık.
Eşim Çağla ile birlikte; aradan geçen neredeyse 1.5 ay içerisinde, yaprak ciğer ve köfte hayali ile yanıp tutuşuyorduk. Buna bir de kayınpederin “Edirne’ye gidecekseniz, Taşkın’da işkembe ya da kelle-paça çorbası içmeden gelmeyin” tavsiyeleri üzerine hayallerimizin üzerine bir hayal daha ilave ettik. Ancak günübirlik yapılacak bir gezi için, yukarıda saydıklarımın hepsini nasıl yiyebileceğimiz de ayrı bir muammaydi tabi.
Geziden bir hafta önce, Kayızan ile birlikte Edirne’de nereleri gezeceğimizi
ve nerelerde yemek yiyeceğimizin planını
yaparken; plana üç ayrı restaurant’ın
(Köfte-Çorbacı Taşkın, Ciğerci Niyazi, Köfteci
Osman) ismini yazması, protein’e olan açlığını
ifade ediyor, bizim de yemek üzerine kurduğumuz
insanlık dışı (!) hayallerin peşinden
gidebileceğimizin sinyallerini veriyordu.
Geziye nasıl gidileceği ise ayrı bir hikaye aslında, Ağustos ayında motorla
gitmeyi planlamıştık ama geziye gideceğimiz
hafta sonu için yapılan tahminler hep yağmur
gösteriyordu. Bu nedenle araba ile gitmek daha
uygun olacaktı. Ama hangi arabayla? Kayı’nın
Zorro’sunun istiap haddi, Çağla’nın Passat’ının
hız limiti, geziyi yapabilmemiz için tek aracı
işaret ediyordu: Benim Megane... Herkes şöyle
bir burnunu büktü ama elime düştüler, başka çare
yok:))
Arabaya binerken Çağla “ya bu sarhoşlarla Edirne’ye gidilmez, gelin boğaza
kahvaltıya gidelim” teklifini ağız birliği
yapmışçasına reddettik, hatta içimizdeki en diri
ve heyecanlı Kayı, ters ters baktı ama birşey
söylemedi. Anahtarları direkt uzun kış
yollarının ve gecelerinin şahin gözlü hızlı
sürücüsü Kayızan’a teslim ettim. Kafam güzel,
herhangi bir çevirmede bir kez daha ehliyetim
alınsın istemedim. İkinci köprü yolu üzerinden
otobana bağlandık ve Kayıhan’ın gazı köklemesi
sonucu saat 11:15 gibi Edirne’ye vardık.
Otobanda yer yer sağanak şeklinde yağmur yağdı,
dua ettik iyi ki motorla gelmemişiz diye. Yolda
ayrıca, Edirne’ye giden iki motorcu dostumuzu
gördük, fena halde ıslanmışlardır herhalde,
halimize bir kez daha şükrettik :))
Edirne’nin otoban tarafından girişi oldukça çirkin, yapılaşma hoşuma gitmedi
ama Selimiye Camii’ni uzaktan görünce hepimiz
büyülendik ve Selimiye Arastası’nın hemen önüne
arabamızı park ettik. Çok acıkmıştık, plana
uygun şekilde Taşkın’ın yerini sorup aramaya
başladık, nitekim akşamdan kalmaysanız çorba en
iyi ilaçlardan biridir, bilen bilir. Taşkın’ın
yerini ararken “Mimar Koca Sinan Heykeli”ni,
“Eski (Ulu) Camii”yi, “Rüstem Paşa
Kervensarayı”nı, “Bedesten”i şimdilik
umursamadan yürüyüp geçtik, ama hepsinden
randevu aldık, gelip resimlerini çekeceğiz diye
de söz verdik :). |
||
|
Gelir gelmez, şuursuzca fotoğraflar çekilmeye başlandı :) |
||
|
Sauna eşofmanıyla Didem :) |
||
|
Bu günün en komik anı ise Çağla ile Didem önden yürürken poz verin diye
arkalarından seslenmemle birlikte ortaya çıktı,
Didem “Aç karnına poz veremeyeceğim" diyerek
yürümeye hatta koşmaya devam etti. Ama aç
karnına da olsa kendilerinden poz almayı
becerebildim:)) |
||
|
Aç karnına poz vermek istemeyen Didem ve Çağla :) |
||
|
On dakika yürüdükten sonra Bedesten’in diğer ucunda Köfteci Taşkın’ı bulduk,
çok ufak bir yer, çorbaları lezzetli,
porsiyonlar büyük, ama çorbaların terbiyesi
(yumurta ve un takviyesi) bayağı ağır geldi
hepimize. Büyük bir ihtimalle, erken
gittiğimizden Kayı ve benim işkembe çorbalarımız
soğuktu ama Çağla ve Didem’in içtiği Tavuk Suyu
çorbası oldukça sıcaktı, zaten bizim çorbalardan
daha geç geldi. |
||
|
Taşkın Çorba-Köfte Salonu! |
||
|
Tabii çorba kesmiyor acımızı, o nedenle daha Kayınpederin tavsiye ettiği
çorbaları yudumlarken, yaprak ciğer planları
yapıyorduk. Zaten tahminlerime göre yemek yerken
bir başka yemeğin hayalini kuran tek millet
bizizdir:)) |
||
|
Edirne’de şahsi ismiyle marka olmuş Otellerimiz Mevcut! |
||
|
Şehrin merkezini, Çilingirler Caddesi ve devamında Saraçlar Caddesi
istikametinde koşar adımlarla geçtikten sonra
Ali Paşa Çarşısı’na vardık. Ali Paşa Çarşısı’nı
da Mimar Sinan 1569 yılında yapmış; 6 kapısı
bulunuyormuş ve yaklaşık 130 dükkanı içerisinde
barındırıyormuş. Çarşı içindeki dükkanların
görünümü çok hoşuma gitmedi, zira bize Bayrampaşa’daki taklit malların sergilendiği
tezgahları hatırlattı |
||
|
|
||
|
Edirne’nin bolca suyu olduğu kanaatine vardık:) |
||
|
Taklit mallar cenneti Ali Paşa Çarşısı |
||
|
Edirne’nin meşhur sabunları |
||
|
Çarşıda fazla oyalanmadan Orta Kapı'sından veda ediyoruz ve hemen çıkışındaki
Niyazi Usta’da alıyoruz soluğu. Sabırsızlıkla
yaprak ciğer siparişimizi veriyoruz, çok
acıktığımızı anlamış gibi yanında kurutulmuş ve
sonradan bir kez daha kavrulmuş acı biber ile
birlikte alelacele getiriyorlar. Yaprak ciğerin
lezzeti müthiş, porsiyonlar da oldukça doyurucu,
köfte planları yapan ekibe bir porsiyon kafi
geliyor. Niyazi Usta’nın en büyük özelliği
günlük kesim yapmaları. Zaten tazeliği ve
lezzeti nedeniyle; Edirne’ye gelen her gurme,
Niyazi Usta’nın yaprak ciğerini tattıktan sonra
methiyeler düzmeyi adet haline getirmiş. Niyazi
Usta da bunları 2. katında gururla sergiliyor
haklı olarak. Yaprak ciğeri nedir, ben yemedim
diye merak edenlere, arnavut ciğeri’nin ince
fakat dönerden biraz daha uzun kesimi ile servis
edilmesi diye açıklayabilirim, mutlaka deneyin.
Igggh sakatat demeyin, deneyin deneyin:) |
||
|
Niyazi Usta’nın yeri |
||
|
|
||
|
Tabii ki Didem ve Çağla kocaman tabakları bitiremedi |
||
|
Artık karnımız doymuştu, gezme zamanı geldi, Önce Üç Şerefeli Camii’nin
karşısındaki kale burcunu fotoğrafladık |
||
|
Arkeoloji Parkı |
||
|
Tarihimize verdiğimiz değer, taksi durağı ve Trafo, Kale burcuna komşu edilmiş. Gördüğünüz Kale Burcu, Roma Kralı Hadrianus tarafından kurulmuş Edirne Kalesi Makedonya Saat Kulesi’ne ait....yani Milattan Önce yapılmış... |
||
|
Kale Burcu’ndan sonra Burcun ve Hükümet Caddesinin karşısında yer alan Üç
Şerefeli Camii’yi gezdik, bayanlar yanlarında
yemeni-baş örtüsü getirmeyi unuttuğundan, çakma
yemeni yapmaya çalıştılar ama olmadı tabi, bu
yüzden içeri girmeye çekindiler. |
||
|
Çakma yemeni:) |
||
|
|
||
|
Halıları bulunca yayılan ve az ışık nedeniyle makineyi
sabitlemeye çalışan Kayızan |
||
|
Üç Şerefeli Camii |
||
|
Üç Şerefeli Camii |
||
|
Üç Şerefeli Camii |
||
|
Üç Şerefeli Camii |
||
|
Musalla taşını portmanto gibi kullanmaya çalışan arkadaşımız,
çevredekilerin şaşkın bakışları altında işini
gördü:) |
||
|
Üç Şerefeli Camii’yi gezdikten sonra, yarım bıraktığımız Ali Paşa Çarşısı'nın
tamamını dolaştık ve eş-dost-akrabaya
hediyelikler aldık, hediyeliklerden en bilineni
sabunlar. Hepimiz bolca aldık, Kayızan
karpuzları yemeye çalıştı, ama kudurduğunu
zannetmesinler diye engel olduk :) |
||
|
Kızlar sabun alışverişi esnasında |
||
|
Sabun alışverişi sonrasında, unutulan yemeni-tülbent-baş örtüsü (hangisi
doğru bilemedim!) satan bir dükkana uğradık: Yaklaşık 100-150 tane yemeni var, Çağla’nın soru
süper: “Tülbent ne kadar?”, tezgahtar kız
“hangisi?” :). Artık rahatça camilerin içleri de
gezilebilir. |
||
|
|
||
|
Daha önceden aldığımız randevu saatine uymanın zamanı geldi! Bir-iki saat
önce açlık nedeniyle sadece önünden geçip
gittiğimiz Eski (Ulu) Camii’ye geldi sıra. |
||
|
Eski (Ulu) Camii’nin mermer giriş kapısı, mukarnes
süslemeleriyle.. |
||
|
Dünya Gazetesi’nin Turizm Rehberinde Eski Camii, Edirne’de Osmanlılar’dan
günümüze ulaşmış en eski anıtsal yapı olarak
tanımlanmış. Osmanlı İmparatorluğu’nun Fetret
Devrinde yapılmış ve yapımı 11 yıl sürmüş. Çok
kubbeli “Ulu Camiler” tipine girermiş (Diğer
örnekleri Bursa’daki Ulu Cami, Filibe’deki Ulu
Cami, Manisa’da Muradiye Cami, İstanbul’da
Zircirli Kuyu ve Piyale Paşa Cami’leriymiş)
Tabii ben ne camilerin mimarisinden ne de tarihinden pek anlamam ama Eski
Cami’de en çok ilgimi çeken, Cami’nin iç ve dış
kısımlarında yer alan dekoratif yazı
örnekleriydi. Daha önce hiçbir camide böyle
yazılar görmemiştim. 1907 yılında Edirne’ye
gelerek yapıları inceleyen Alman araştırmacı
Cornelius Gurlitt, daha sonra 1910 yılında
yayımlanan Orientalisches Archive Dergisi’ndeki
“Edirne’deki Yapılar” isimli çalışmasında,
dekoratif yazıları “iğrenç” diye tanımlasa da
benim gerçekten hoşuma gitti. Biraz zevksiz
miyim yoksa Cornelius Gurlitt biraz abartmış mı
pek emin olamadım, buna aşağıdaki fotoğraflarda
siz karar verin... |
||
|
Dekoratif yazı örnekleri... |
||
|
Dekoratif yazı örnekleri... |
||
|
Yemenileri almalarına rağmen kızlar, Eski (Ulu) Camii’nin iç mekanlarını
gezmediler. Mazeretleri de ayaklarında çorap
olmamasıydı. Yani yuh dedim, yemeni yanında
çorap da alsaydınız bari diye içimden geçirdim.
Böylece, tarihi gezi yapılırken yanınıza
alınması gerekenler isimli listeme, bir madde
daha eklenmiş oldu (bkz yazının en sonu).
Unutmadan belirtmek isterim, camiye girmeden hemen önce, Çağla’nın bir
saptaması daha oldu ilgimi çeken, kelimesi
kelimesine hatırlayamasam da “sizin (erkeklere)
içiniz uygun değil, pis iken (akşamdan kalma
olduğumu yüzüme vuruyor) dış görüntünüz uygun
diye camiye rahatlıkla girebiliyorsunuz, bizim
(bayanları kastediyor) içimiz uygun tertemizken,
dış görüntümüz uygun olmadığı için içeri
giremiyoruz, tamamen şekilcilik üzerine kurulmuş
bir anlayış, hiç adil değil”, hiç de haksız
değil....karnı doymuş, anlamlı konuşuyor bizim
hanım :)) |
||
|
Ulu Camii Minberi’nin süslemesi |
||
|
Biz caminin harimini (asıl ibadet alanı) de gezdikten ve bol bol fotoğraf
(resim değil!) çektikten sonra kapıda bekleyen
Çağla ile Didem’i alıp, hemen Talatpaşa
Asfaltı’nın karşısındaki, mimarı Mimar Sinan’ın
“ustalık eserim” diye tanımladığı Selimiye
Camii’ne doğru ilerledik. |
||
|
Talatpaşa Asfaltı üzerinden Selimiye Camii’nin görünümü |
||
|
Selimiye Camii’ni gezmeden önce, caminin hemen girişindeki Selimiye
Arasta’sını (çarşı) gezdik. Edirne Valiliği’nin
bastırdığı “Edirne” isimli kitapçığa göre,
Selimiye Camisi'ne gelir sağlamak maksadıyla
yaptırılmış. 255 metre uzunluğundaymış ve 73 adet
kemer varmış. Yaklaşık 124 adet dükkan
bulunmaktaymış. Genelde hediyelik eşyaların
satılıdığı dükkanlardan oluşuyor, burada da Ali
Paşa Çarşısı gibi taklit malların bulunduğu
tezgahlar gözümüze çarpıyor. |
||
|
Selimiye Arastası |
||
|
|
||
|
Selimiye Arastası’nda çok fazla oyalanmadan, bir kat üstte yer alan Selimiye
Camii’ne doğru yöneliyoruz. |
||
|
Selimiye Camisi'nin Revakları |
||
|
Daha önce bahsettiğim Alman araştırmacı Cornelius Gurlitt, Selimiye Camii’ni
“olağanüstü, usta bir mimarın sanat izleri”
şeklinde yorumlar yapmış. Cami’nin tamamını
gezdiğinizde onun görüşlerine katılmamak mümkün
değil. |
||
|
Selimiye Camii’nin Minberi, tek kelimeyle muhteşem |
||
|
Selimiye Camii’ni gezdikten sonra biraz şehir dışında kalan, Sultan
II. Beyazıd Külliyesi'ne doğru arabayla yola
çıkıyoruz. Tunca Nehri üzerindeki tarihi
köprülerden Gazmihal (Hamidiye) Köprüsü’nü ve
Gazimihal Camii’nin fotoğraflarını çekiyoruz.
Bir güne 3 cami gezmek yetti tabii, Gazimihal
Camii’nin içine girmek pek istemiyoruz, hatta
kızlar arabadan bile inmiyorlar. |
||
|
Sol tarafta Üç Şerefeli Camii, Sağ tarafta Selimiye Camii |
||
|
Gazimihal Camii |
||
|
5 dakikalık bir araba yolculuğundan sonra II. Beyazıd Camii, Sağlık Müzesi,
darüşşifa, hamam, mutfak, imaret ve Tıp
Medresesi’nin yer aldığı II. Beyazıd Külliyesi’ne
varıyoruz. Camii hariç her bir bölümünü vakit
ayıra ayıra geziyoruz. Ancak Sağlık Müzesi,
darüşşifa ve tıp medresesi gerçekten görülmeye
değer. Özellikle akıl hastalarının Darüşşifa’da,
müzik ve su sesleriyle iyileştirilmeye
çalışıldıklarını öğreniyoruz. |
||
|
Darüşşifa’da uygulanan yöntemlerden müzik terapisinde
kullanılan enstrümanların bazıları |
||
|
Terapide yöntemi olan müzikteki makamların hastalıklar üzerine
etkisine dair |
||
|
Diğer taraftan, Külliye içerisinde yer alan Sağlık Müzesi, 2004 yılında
Avrupa Konseyinin Avrupa Müze ödülünü almış.
Böyle önemli bir ödülü ülkemize kazandıran
herkese teşekkür etmek lazım, bu durumdan
gerçekten gurur duyuyorum ancak aynı zamanda
bugüne kadar bu müzeyle ilgili birşey bile
okuyup, herhangi bir bilgi sahibi olmadığım için
bir o kadar da utanıyorum. |
||
|
Sağlık Müzesi, Avrupa Konseyinin Avrupa Müze ödülünü almış |
||
|
Sağlık müzesinde sergilenen bazı tıp aletleri |
||
|
Kayı’nın külliye ile ilgili duygu ve düşüncelerini aktardığı
an.... |
||
|
Ahmet Kutsi Tecer’in hoş bir şiiri.... |
||
|
Külliye çıkışında, Didem’in intihar ettiğini zannettiği (!)
tamir işlerini yapan usta |
||
|
Külliye çıkışında Çağla ve Didem, ne o acıkmaya mı başladınız? |
||
|
II. Beyazıd Külliyesi’nden sonra planda, Edirne Sarayı (Saray-ı
Cedide-i Amire) kalıntıları, Balkan Savaşı
Şehitliği ve Kırkpınar Yağlı Güreşlerinin
yapıldığı stad var. Yine arabayla 3-4 dakikalık
bir yolculuktan sonra Edirne Sarayı
kalıntılarına varıyoruz. |
||
|
|
||
|
Balkan Şehitliği Anıtı |
||
|
Balkan Savaşlarında 300.000 şehit vermişiz, bu şehitlerin ise 20.000 kadarı
Edirne Kaleiçi’nde yaşamını yitirmiş. Allah
rahmet eylesin, hepsi bu vatan için.....
|
||
|
Arkadaki arabaya dikkat, Şehitliğin içi oluyor orası! |
||
|
Şehitlerimize verdiğimiz değer: Şehitliğin 20m yanında tarhana
kurutan teyzemiz! |
||
|
Balkan Savaş Şehitliği anıtından yürüyerek Tunca Nehri'nin üzerindeki bir
diğer köprü olan Fatih Köprüsü'nü geçip Adalet
Kasrı'na varıyoruz. Edirne Valiliği’nin
bastırdığı “Edirne” isimli kitapçığa göre Adalet
Kasrı, Kanuni Sultan Süleyman tarafından
yaptırılmış, Divan-ı Hümayun (Bakanlar Kurulu)
ve Yargıtay olarak kullanılmaktaymış. |
||
|
Fatih Köprüsü ve Adalet Kasrı |
||
|
Adalet Kasrı'nın yaklaşık 300 metre ilerisindeki Er Meydanına da yürüyerek
varıyoruz. Ancak Kırkpınar yağlı güreşlerinin
yapıldığı alan kapalı. Yurt dışında olsa, yağlı
güreşlerin yapıldığı alanı, ticari bir ürün
olarak gayet güzel pazarlayıp, gelir elde
ederlerdi. Yürüyüş esnasında Kayıhan’ı
kaybediyoruz, kendini fotoğrafa verdi yine :). 15
dakika sonra bizi arıyor, er meydanının biraz
önünden alıyoruz. |
||
|
Fatih Köprüsü üzerinden Tunca nehri. |
||
|
Er meydanı |
||
|
Gezdik gördük, artık yine karnımızı doyurmanın vakti geldi, Köfteci Osman
bizi bekler! Er meydanından çıkıp, şehrin
merkezine yol alıyoruz. Hemen köfte
siparişlerimizi veriyoruz. Kayıhan’ın
performansı her zamankinin biraz altında, ciğeri
fazla kaçırdı herhalde:). En son tatlılarımızı
yiyip, üzerine çayımızı içiyoruz. Köfte oldukça
başarılı, mutlaka ziyaret edin. Yemek ile çok da
fazla oyalanmak istemiyoruz, daha gezilecek
Meriç (Mecidiye) Köprüsü, Tarihi Karağaç Garı ve
Lozan Anıtı var. Hava kararmadan oraları da
gezmek ve fotoğraf çekmek istiyoruz. |
||
|
Köfteci Osman |
||
|
Çağla köftesine kavuştu, değmeyin keyfine |
||
|
Tüm gurme ekibi bir arada |
||
|
Yedik, gezdik-gördük, yine yedik, biraz daha görelim diye kasıyoruz, ama
bayağı yorulduk artık, motivasyonumuz düştü,
geri dönme psikolojisine büründük. Hava da
bayağı kapadı, zaten bütün gün yağmak ile
yağmamak arasında gidip geliyordu. Artık eminiz,
kötü görünümlü bulutlar, 1 saate kadar su
halinde bize kavuşacaklar :)
Meriç (Mecidiye) Köprüsü’nü geçtikten sonra arabamızı park edip, fotoğraf
çekmeye devam ediyoruz. Köprünün yapımına, 1842
yılında Abdülmecit zamanında başlanmış ve 1847
yılında bitirilebilmiş. 263 metre uzunluğunda ve 7 metre
genişliğinde olduğu bilgisini de Edirne
Valiliği’nin bastırdığı “Edirne” isimli
kitapçıktan öğreniyoruz. |
||
|
Meriç (Mecidiye) Köprüsü |
||
|
Bundan sonraki planımızda Meriç Nehri kıyısındaki çay bahçelerinde bir
şeyler içmek vardı ama Köfteci Osman’da
yeterince çay içtiğimizden, çay bahçelerinde
oturup zaman kaybetmek istemedik, hemen yola
koyulduk. |
||
|
Meriç (Mecidiye) Köprüsü üzerinde kızlar. |
||
|
Meriç Nehri kıyısındaki fotoğraf molasından sonra çevresindeki renkli
yapraklı ağaçları ve üzerindeki arnavut
kaldırımlarıyla, keyifli Karağaç Yolu üzerinden,
tarihi Karağaç Garı'na ve Lozan Anıtı'na varıyoruz. |
||
|
Tarihi Karağaç Garı önünde. Şu anda Trakya Üniversitesi Rektörlüğü olarak hizmet veriyor |
||
|
Lozan Anıtı |
||
|
Afacanlar iş başında |
||
|
Artık eve dönme vakti geldi. Tahmin ettiğimiz yağmur sonunda tüm şiddetiyle
dönüş yolunda bize eşlik ediyor. Edirne
çıkışında yine Kayı’nın Garmin’inin gazabına
uğradık, bizi garip mahallelere sevk ettiyse de
onu dinlemedik, yolumuzu bir şekilde bulduk.
Edirne gerçekten her tarafından tarih fışkırıyor diyebileceğiniz kadar
zengin tarihi eser mirasına sahip bir şehir. Biz
tarih meraklısı gurme gurubu, geze geze bir
günde bitiremedik. Fırsat bulabilirsem bir kez
daha gitmek isterim. Eminim gezme programına
katılan diğer arkadaşlarım da, bu keyifli gün
sonrasında benimle aynı düşüncededirler. Edirne,
İstanbul’dan 3 saat kadar uzakta olmasına
rağmen, bugüne kadar gezebilme fırsatı
bulamamıştım. Üzülsem mi sevinsem mi bilemedim,
karışık bir duygu, keyif alacağınıza emin
olduğunuz bir şeyi, çok geç elde etmek
gibi....Çok şükür geç de olsa, bizim gurme
ekibinin teşvikiyle bu fırsatı yaratabildik. Tüm
gezi boyunca, bana eşlik eden, o keyifli anları
benimle birlikte paylaşan arkadaşlarıma bir kez
daha teşekkür ederim. Eylemlerimiz devam
edecek :) |
||
Ek-1 Tarihi mekanlar gezilecekse alınması gereken eşyalar
1- Yemeni-baş örtüsü
2- Kolay çıkarılabilecek, rahat bir ayakkabı
3- Ayakkabısız dolaşılacak yerler (Cami vs)
için çorap
4- Kısa kollu gelindiyse, üzerinize sauna eşofmanı dışında giyilebilecek
birşeyler:)
Ek-2 Camilerin bölümleri
Alem:
Minarenin tepesine yerleştirilen hilâl (ay)
şeklindeki tepeliğe denir.
Avlu: Cami harimlerine bitişik, genellikle şadırvan veya revaleyi kapsayan üstü
açık yerlere denir. Harim: Sanat tarihi teknolojisinde, camilerde namaz kılmaya tahsis edilen mekana denmektedir. Harim, Allah'la O'nun kulu olan insan arasında bir nevi bağ kurma mahalli olması sebebiyle kutsal sayılır. Hünkar Mahfili: Sultanların inşa ettirdikleri camilerde zeminden yüksek ve kafesle bölünmüş yere denmektedir. Mihrab: Kelime olarak "Harabe" kökünden gelir. Terimde camilerin kıbbe duvarında, yarım daire şeklinde ve öne doğru eğik olan yere mihrab denir. Gene mihrab, cami harimlerinde, müslümanların namaz kılacakları kıble yönünü belirleyen, kıble duvarına açılmış, cemaatle namazlarda imamın en önde durduğu yerdir.
Minare: Aslı "menare"
olan bu kelime dilimize "minare" olarak
geçmiştir. Nur yeri (ışık yeri) manasına gelip,
camilerde ezan okumak maksadıyla inşa olan
yüksek yere minare denmektedir. Musalla taşı: Camilerde cenzelerin üzerine konulup cenaze namazının imam tarafından önünde kıldırıldığı taş.
Müezzin Mahfili:
Müezzinlerin, camilerde, birarada oturmaları
için ayrılmış yüksekçe yerdir. Şadırvan: Namazdan önce abdest almak için, genellikle avlu ortasında bulunan ve etrafında muslukların sıralandığı su haznesidir. Şerefe: Minarelerde çepeçevre ve çıkıntılı olarak yapılan ezan okuma yeridir. Buraya minarenin içindeki basamaklarla çıkılır.
Son
Cemaat Yeri: Cemaate
yetişemeyenlerin sonradan namazlarını
kılabilmeleri için ayrılmış yer.
Vaaz Kürsüsü:
Kürsü kelime olarak; sandalye, taht ve divan
manasına gelmektedir. Aynı zamanda, camilerde
vaizlerin cemaata vaaz vermek için üzerine
çıktıkları yüksekçe bir yere de kürsü
denmektedir. |
Copyright ©
2005-2009 KAYIHAN ZEYBEK
Her hakkı saklıdır. Bu sitedeki fotoğraf ve yazılar
izin alınmadan ya da kaynak gösterilmeden kullanılamaz.