Konuk Yazar

04 Kasım 2009

Alp AKTAŞ    alpaktas@yahoo.com

Tarih Meraklısı Gurmelerin Eylemleri Devam Ediyor: EDİRNE (ADRİANOPEL)

 

En son İznik-Yenişehir-Mudanya gezisi sırasında hep birlikte planladığımız ve Eurobasket 2009, Polonya gezisi sonrasına bıraktığımız Edirne gezisi için uygun tarihin, 3 Ekim 2009 olabilmesi için ön mutabakata vardığımızda (klüpler gibi sözleşme imzalamadık:)) aylardan Ağustos’tu. Ok yaydan çıkmış, Gurme-Tarih gezilerimizden bir yenisi için daha karar verilmişti artık.

 

Eşim Çağla ile birlikte; aradan geçen neredeyse 1.5 ay içerisinde, yaprak ciğer ve köfte hayali ile yanıp tutuşuyorduk. Buna bir de kayınpederin “Edirne’ye gidecekseniz, Taşkın’da işkembe ya da kelle-paça çorbası içmeden gelmeyin” tavsiyeleri üzerine hayallerimizin üzerine bir hayal daha ilave ettik. Ancak günübirlik yapılacak bir gezi için, yukarıda saydıklarımın hepsini nasıl yiyebileceğimiz de ayrı bir muammaydi tabi.

 

Geziden bir hafta önce, Kayızan ile birlikte Edirne’de nereleri gezeceğimizi ve nerelerde yemek yiyeceğimizin planını yaparken; plana üç ayrı restaurant’ın (Köfte-Çorbacı Taşkın, Ciğerci Niyazi, Köfteci Osman) ismini yazması, protein’e olan açlığını ifade ediyor, bizim de yemek üzerine kurduğumuz insanlık dışı (!) hayallerin peşinden gidebileceğimizin sinyallerini veriyordu.

 

Geziye nasıl gidileceği ise ayrı bir hikaye aslında, Ağustos ayında motorla gitmeyi planlamıştık ama geziye gideceğimiz hafta sonu için yapılan tahminler hep yağmur gösteriyordu. Bu nedenle araba ile gitmek daha uygun olacaktı. Ama hangi arabayla? Kayı’nın Zorro’sunun istiap haddi, Çağla’nın Passat’ının hız limiti, geziyi yapabilmemiz için tek aracı işaret ediyordu: Benim Megane... Herkes şöyle bir burnunu büktü ama elime düştüler, başka çare yok:))

 

Geziden bir gece önce Çağla yurt dışından iki saat rötarla gece yarısı eve döndü, ben de çocukluk arkadaşlarımla buluştum ve gece yarısı eve döndüm. Sabah kalktığımızda altı saatlik uyku kesmedi tabii, bir de geceden içki almam pek iyi olmadı, ver elini alka-seltzer....Kayı ve Didem sözleştiğimiz gibi saat 9.00'da geldiler, Didem’de pek iyi gözükmüyordu, o da gece dışarı çıkmış ve çok az uyumuş.

 

Arabaya binerken Çağla “ya bu sarhoşlarla Edirne’ye gidilmez, gelin boğaza kahvaltıya gidelim” teklifini ağız birliği yapmışçasına reddettik, hatta içimizdeki en diri ve heyecanlı Kayı, ters ters baktı ama birşey söylemedi. Anahtarları direkt uzun kış yollarının ve gecelerinin şahin gözlü hızlı sürücüsü Kayızan’a teslim ettim. Kafam güzel, herhangi bir çevirmede bir kez daha ehliyetim alınsın istemedim. İkinci köprü yolu üzerinden otobana bağlandık ve Kayıhan’ın gazı köklemesi sonucu saat 11:15 gibi Edirne’ye vardık. Otobanda yer yer sağanak şeklinde yağmur yağdı, dua ettik iyi ki motorla gelmemişiz diye. Yolda ayrıca, Edirne’ye giden iki motorcu dostumuzu gördük, fena halde ıslanmışlardır herhalde, halimize bir kez daha şükrettik :)).

 

Edirne’nin otoban tarafından girişi oldukça çirkin, yapılaşma hoşuma gitmedi ama Selimiye Camii’ni uzaktan görünce hepimiz büyülendik ve Selimiye Arastası’nın hemen önüne arabamızı park ettik. Çok acıkmıştık, plana uygun şekilde Taşkın’ın yerini sorup aramaya başladık, nitekim akşamdan kalmaysanız çorba en iyi ilaçlardan biridir, bilen bilir. Taşkın’ın yerini ararken “Mimar Koca Sinan Heykeli”ni, “Eski (Ulu) Camii”yi, “Rüstem Paşa Kervensarayı”nı, “Bedesten”i şimdilik umursamadan yürüyüp geçtik, ama hepsinden randevu aldık, gelip resimlerini çekeceğiz diye de söz verdik :).

Gelir gelmez, şuursuzca fotoğraflar çekilmeye başlandı :)

Sauna eşofmanıyla Didem :)

Bu günün en komik anı ise Çağla ile Didem önden yürürken poz verin diye arkalarından seslenmemle birlikte ortaya çıktı, Didem “Aç karnına poz veremeyeceğim" diyerek yürümeye hatta koşmaya devam etti. Ama aç karnına da olsa kendilerinden poz almayı becerebildim:))

Aç karnına poz vermek istemeyen Didem ve Çağla :)

On dakika yürüdükten sonra Bedesten’in diğer ucunda Köfteci Taşkın’ı bulduk, çok ufak bir yer, çorbaları lezzetli, porsiyonlar büyük, ama çorbaların terbiyesi (yumurta ve un takviyesi) bayağı ağır geldi hepimize. Büyük bir ihtimalle, erken gittiğimizden Kayı ve benim işkembe çorbalarımız soğuktu ama Çağla ve Didem’in içtiği Tavuk Suyu çorbası oldukça sıcaktı, zaten bizim çorbalardan daha geç geldi.

 Taşkın Çorba-Köfte Salonu!

Tabii çorba kesmiyor acımızı, o nedenle daha Kayınpederin tavsiye ettiği çorbaları yudumlarken, yaprak ciğer planları yapıyorduk. Zaten tahminlerime göre yemek yerken bir başka yemeğin hayalini kuran tek millet bizizdir:))

 Edirne’de şahsi ismiyle marka olmuş Otellerimiz Mevcut!

Şehrin merkezini, Çilingirler Caddesi ve devamında Saraçlar Caddesi istikametinde koşar adımlarla geçtikten sonra Ali Paşa Çarşısı’na vardık. Ali Paşa Çarşısı’nı da Mimar Sinan 1569 yılında yapmış; 6 kapısı bulunuyormuş ve yaklaşık 130 dükkanı içerisinde barındırıyormuş. Çarşı içindeki dükkanların görünümü çok hoşuma gitmedi, zira bize Bayrampaşa’daki taklit malların sergilendiği tezgahları hatırlattı.

 Edirne’nin bolca suyu olduğu kanaatine vardık:)

 Taklit mallar cenneti Ali Paşa Çarşısı

  Edirne’nin meşhur sabunları

Çarşıda fazla oyalanmadan Orta Kapı'sından veda ediyoruz ve hemen çıkışındaki Niyazi Usta’da alıyoruz soluğu. Sabırsızlıkla yaprak ciğer siparişimizi veriyoruz, çok acıktığımızı anlamış gibi yanında kurutulmuş ve sonradan bir kez daha kavrulmuş acı biber ile birlikte alelacele getiriyorlar. Yaprak ciğerin lezzeti müthiş, porsiyonlar da oldukça doyurucu, köfte planları yapan ekibe bir porsiyon kafi geliyor. Niyazi Usta’nın en büyük özelliği günlük kesim yapmaları. Zaten tazeliği ve lezzeti nedeniyle; Edirne’ye gelen her gurme, Niyazi Usta’nın yaprak ciğerini tattıktan sonra methiyeler düzmeyi adet haline getirmiş. Niyazi Usta da bunları 2. katında gururla sergiliyor haklı olarak. Yaprak ciğeri nedir, ben yemedim diye merak edenlere, arnavut ciğeri’nin ince fakat dönerden biraz daha uzun kesimi ile servis edilmesi diye açıklayabilirim, mutlaka deneyin. Igggh sakatat demeyin, deneyin deneyin:)

 Niyazi Usta’nın yeri

Tabii ki Didem ve Çağla kocaman tabakları bitiremedi

Artık karnımız doymuştu, gezme zamanı geldi, Önce Üç Şerefeli Camii’nin karşısındaki kale burcunu fotoğrafladık

 Arkeoloji Parkı

 Tarihimize verdiğimiz değer, taksi durağı ve Trafo, Kale burcuna komşu edilmiş. Gördüğünüz Kale Burcu, Roma Kralı Hadrianus tarafından kurulmuş Edirne Kalesi Makedonya Saat Kulesi’ne ait....yani Milattan Önce yapılmış...

Kale Burcu’ndan sonra Burcun ve Hükümet Caddesinin karşısında yer alan Üç Şerefeli Camii’yi gezdik, bayanlar yanlarında yemeni-baş örtüsü getirmeyi unuttuğundan, çakma yemeni yapmaya çalıştılar ama olmadı tabi, bu yüzden içeri girmeye çekindiler.

  Çakma yemeni:)

 

 Edirne Valiliği’nin bastırdığı “Edirne” isimli kitapçığa göre; Osmanlı Mimarisi'nde revaklı avlu ile enine dikdörtgen yapı ilk defa Üç Şerefeli Camii’de kullanılmış. Avlunun köşelerine minareler yerleştirilmiş. Bu plan, daha sonra Mimar Sinan tarafından İstanbul camilerinde daha gelişmiş biçimiyle uygulanmış ve sonraki camilere öncü olmuş. Camiye adını veren üç şerefeli anıtsal minare, 67.2m yüksekliğindeymiş ve her şerefeye ayrı yollardan çıkılıyormuş.

 Halıları bulunca yayılan ve az ışık nedeniyle makineyi sabitlemeye çalışan Kayızan

 Üç Şerefeli Camii

 Üç Şerefeli Camii

 Üç Şerefeli Camii

 Üç Şerefeli Camii

 Musalla taşını portmanto gibi kullanmaya çalışan arkadaşımız, çevredekilerin şaşkın bakışları altında işini gördü:)

Üç Şerefeli Camii’yi gezdikten sonra, yarım bıraktığımız Ali Paşa Çarşısı'nın tamamını dolaştık ve eş-dost-akrabaya hediyelikler aldık, hediyeliklerden en bilineni sabunlar. Hepimiz bolca aldık, Kayızan karpuzları yemeye çalıştı, ama kudurduğunu zannetmesinler diye engel olduk :).

  Kızlar sabun alışverişi esnasında

Sabun alışverişi sonrasında, unutulan yemeni-tülbent-baş örtüsü (hangisi doğru bilemedim!) satan bir dükkana uğradık: Yaklaşık 100-150 tane yemeni var, Çağla’nın soru süper: “Tülbent ne kadar?”, tezgahtar kız “hangisi?” :). Artık rahatça camilerin içleri de gezilebilir.

Akılsız başın cezasını, cüzdanlar çeker:)

Daha önceden aldığımız randevu saatine uymanın zamanı geldi! Bir-iki saat önce açlık nedeniyle sadece önünden geçip gittiğimiz Eski (Ulu) Camii’ye geldi sıra.

  Eski (Ulu) Camii’nin mermer giriş kapısı, mukarnes süslemeleriyle..

Dünya Gazetesi’nin Turizm Rehberinde Eski Camii, Edirne’de Osmanlılar’dan günümüze ulaşmış en eski anıtsal yapı olarak tanımlanmış. Osmanlı İmparatorluğu’nun Fetret Devrinde yapılmış ve yapımı 11 yıl sürmüş. Çok kubbeli “Ulu Camiler” tipine girermiş (Diğer örnekleri Bursa’daki Ulu Cami, Filibe’deki Ulu Cami, Manisa’da Muradiye Cami, İstanbul’da Zircirli Kuyu ve Piyale Paşa Cami’leriymiş)

 

Tabii ben ne camilerin mimarisinden ne de tarihinden pek anlamam ama Eski Cami’de en çok ilgimi çeken, Cami’nin iç ve dış kısımlarında yer alan dekoratif yazı örnekleriydi. Daha önce hiçbir camide böyle yazılar görmemiştim. 1907 yılında Edirne’ye gelerek yapıları inceleyen Alman araştırmacı Cornelius Gurlitt, daha sonra 1910 yılında yayımlanan Orientalisches Archive Dergisi’ndeki “Edirne’deki Yapılar” isimli çalışmasında, dekoratif yazıları “iğrenç” diye tanımlasa da benim gerçekten hoşuma gitti. Biraz zevksiz miyim yoksa Cornelius Gurlitt biraz abartmış mı pek emin olamadım, buna aşağıdaki fotoğraflarda siz karar verin...

  Dekoratif yazı örnekleri...

 Dekoratif yazı örnekleri...

Yemenileri almalarına rağmen kızlar, Eski (Ulu) Camii’nin iç mekanlarını gezmediler. Mazeretleri de ayaklarında çorap olmamasıydı. Yani yuh dedim, yemeni yanında çorap da alsaydınız bari diye içimden geçirdim. Böylece, tarihi gezi yapılırken yanınıza alınması gerekenler isimli listeme, bir madde daha eklenmiş oldu (bkz yazının en sonu).

 

Unutmadan belirtmek isterim, camiye girmeden hemen önce, Çağla’nın bir saptaması daha oldu ilgimi çeken, kelimesi kelimesine hatırlayamasam da “sizin (erkeklere) içiniz uygun değil, pis iken (akşamdan kalma olduğumu yüzüme vuruyor) dış görüntünüz uygun diye camiye rahatlıkla girebiliyorsunuz, bizim (bayanları kastediyor) içimiz uygun tertemizken, dış görüntümüz uygun olmadığı için içeri giremiyoruz, tamamen şekilcilik üzerine kurulmuş bir anlayış, hiç adil değil”, hiç de haksız değil....karnı doymuş, anlamlı konuşuyor bizim hanım :)).

  Ulu Camii Minberi’nin süslemesi

Biz caminin harimini (asıl ibadet alanı) de gezdikten ve bol bol fotoğraf (resim değil!) çektikten sonra kapıda bekleyen Çağla ile Didem’i alıp, hemen Talatpaşa Asfaltı’nın karşısındaki, mimarı Mimar Sinan’ın “ustalık eserim” diye tanımladığı Selimiye Camii’ne doğru ilerledik.

Talatpaşa Asfaltı üzerinden Selimiye Camii’nin görünümü

Selimiye Camii’ni gezmeden önce, caminin hemen girişindeki Selimiye Arasta’sını (çarşı) gezdik. Edirne Valiliği’nin bastırdığı “Edirne” isimli kitapçığa göre, Selimiye Camisi'ne gelir sağlamak maksadıyla yaptırılmış. 255 metre uzunluğundaymış ve 73 adet kemer varmış. Yaklaşık 124 adet dükkan bulunmaktaymış. Genelde hediyelik eşyaların satılıdığı dükkanlardan oluşuyor, burada da Ali Paşa Çarşısı gibi taklit malların bulunduğu tezgahlar gözümüze çarpıyor.

 Selimiye Arastası

 

Selimiye Arastası’nda çok fazla oyalanmadan, bir kat üstte yer alan Selimiye Camii’ne doğru yöneliyoruz. Selimiye Camii, Edirne Valiliği’nin bastırdığı “Edirne” isimli kitapçığa göre; mimarlık tarihinde en geniş alana kurulmuş yapı (1.575m2) olarak nitelendirilmekteymiş. Dünya Gazetesi’nin Turizm Rehberine göre Mimar Sinan, camiye ilişkin yazdığı tezkerede yabancı mimarların Ayasofya’nın kubbesi kadar büyük bir kubbenin İslam dünyasındaki yapılarda olmadığını öne sürerek övündüklerini söyler. O büyüklükte bir kubbeyi oturtmanın çok güç olduğu ileri sürmelerinin kendini etkilediğini ve çok üzdüğünü, ama sonunda, Ayasofya’nın kubbesinden daha büyük bir kubbeyi gerçekleştirdiğinden söz edermiş.

 Selimiye Camisi'nin Revakları

Daha önce bahsettiğim Alman araştırmacı Cornelius Gurlitt, Selimiye Camii’ni “olağanüstü, usta bir mimarın sanat izleri” şeklinde yorumlar yapmış. Cami’nin tamamını gezdiğinizde onun görüşlerine katılmamak mümkün değil.

 Selimiye Camii’nin Minberi, tek kelimeyle muhteşem

Selimiye Camii’ni gezdikten sonra biraz şehir dışında kalan, Sultan II. Beyazıd Külliyesi'ne doğru arabayla yola çıkıyoruz. Tunca Nehri üzerindeki tarihi köprülerden Gazmihal (Hamidiye) Köprüsü’nü ve Gazimihal Camii’nin fotoğraflarını çekiyoruz. Bir güne 3 cami gezmek yetti tabii, Gazimihal Camii’nin içine girmek pek istemiyoruz, hatta kızlar arabadan bile inmiyorlar.

 Sol tarafta Üç Şerefeli Camii, Sağ tarafta Selimiye Camii

 Gazimihal Camii

5 dakikalık bir araba yolculuğundan sonra II. Beyazıd Camii, Sağlık Müzesi, darüşşifa, hamam, mutfak, imaret ve Tıp Medresesi’nin yer aldığı II. Beyazıd Külliyesi’ne varıyoruz. Camii hariç her bir bölümünü vakit ayıra ayıra geziyoruz. Ancak Sağlık Müzesi, darüşşifa ve tıp medresesi gerçekten görülmeye değer. Özellikle akıl hastalarının Darüşşifa’da, müzik ve su sesleriyle iyileştirilmeye çalışıldıklarını öğreniyoruz.

 Darüşşifa’da uygulanan yöntemlerden müzik terapisinde kullanılan enstrümanların bazıları

 Terapide yöntemi olan müzikteki makamların hastalıklar üzerine etkisine dair

Diğer taraftan, Külliye içerisinde yer alan Sağlık Müzesi, 2004 yılında Avrupa Konseyinin Avrupa Müze ödülünü almış. Böyle önemli bir ödülü ülkemize kazandıran herkese teşekkür etmek lazım, bu durumdan gerçekten gurur duyuyorum ancak aynı zamanda bugüne kadar bu müzeyle ilgili birşey bile okuyup, herhangi bir bilgi sahibi olmadığım için bir o kadar da utanıyorum.

 Sağlık Müzesi, Avrupa Konseyinin Avrupa Müze ödülünü almış

 Sağlık müzesinde sergilenen bazı tıp aletleri

 Kayı’nın külliye ile ilgili duygu ve düşüncelerini aktardığı an....

 Ahmet Kutsi Tecer’in hoş bir şiiri....

 Külliye çıkışında, Didem’in intihar ettiğini zannettiği (!) tamir işlerini yapan usta

 Külliye çıkışında Çağla ve Didem, ne o acıkmaya mı başladınız?

II. Beyazıd Külliyesi’nden sonra planda, Edirne Sarayı (Saray-ı Cedide-i Amire) kalıntıları, Balkan Savaşı Şehitliği ve Kırkpınar Yağlı Güreşlerinin yapıldığı stad var. Yine arabayla 3-4 dakikalık bir yolculuktan sonra Edirne Sarayı kalıntılarına varıyoruz. Edirne Saray kalıntılarının yaklaşık 500m ilerisinde Balkan Savaşı Şehitliği bulunuyor, arabamızı park ediyoruz ve yürüyerek Şehitliğin fotoğraflarını çekiyor, savaş ve şehitler hakkındaki yazıları okuyoruz.

 

 Balkan Şehitliği Anıtı

Balkan Savaşlarında 300.000 şehit vermişiz, bu şehitlerin ise 20.000 kadarı Edirne Kaleiçi’nde yaşamını yitirmiş. Allah rahmet eylesin, hepsi bu vatan için.....

 

 Arkadaki arabaya dikkat, Şehitliğin içi oluyor orası! 

 

 Şehitlerimize verdiğimiz değer: Şehitliğin 20m yanında tarhana kurutan teyzemiz!

Balkan Savaş Şehitliği anıtından yürüyerek Tunca Nehri'nin üzerindeki bir diğer köprü olan Fatih Köprüsü'nü geçip Adalet Kasrı'na varıyoruz. Edirne Valiliği’nin bastırdığı “Edirne” isimli kitapçığa göre Adalet Kasrı, Kanuni Sultan Süleyman tarafından yaptırılmış, Divan-ı Hümayun (Bakanlar Kurulu) ve Yargıtay olarak kullanılmaktaymış.

 Fatih Köprüsü ve Adalet Kasrı

Adalet Kasrı'nın yaklaşık 300 metre ilerisindeki Er Meydanına da yürüyerek varıyoruz. Ancak Kırkpınar yağlı güreşlerinin yapıldığı alan kapalı. Yurt dışında olsa, yağlı güreşlerin yapıldığı alanı, ticari bir ürün olarak gayet güzel pazarlayıp, gelir elde ederlerdi. Yürüyüş esnasında Kayıhan’ı kaybediyoruz, kendini fotoğrafa verdi yine :). 15 dakika sonra bizi arıyor, er meydanının biraz önünden alıyoruz.

 Fatih Köprüsü üzerinden Tunca nehri.

 Er meydanı

Gezdik gördük, artık yine karnımızı doyurmanın vakti geldi, Köfteci Osman bizi bekler! Er meydanından çıkıp, şehrin merkezine yol alıyoruz. Hemen köfte siparişlerimizi veriyoruz. Kayıhan’ın performansı her zamankinin biraz altında, ciğeri fazla kaçırdı herhalde:). En son tatlılarımızı yiyip, üzerine çayımızı içiyoruz. Köfte oldukça başarılı, mutlaka ziyaret edin. Yemek ile çok da fazla oyalanmak istemiyoruz, daha gezilecek Meriç (Mecidiye) Köprüsü, Tarihi Karağaç Garı ve Lozan Anıtı var. Hava kararmadan oraları da gezmek ve fotoğraf çekmek istiyoruz.

 Köfteci Osman

 Çağla köftesine kavuştu, değmeyin keyfine

 Tüm gurme ekibi bir arada

Yedik, gezdik-gördük, yine yedik, biraz daha görelim diye kasıyoruz, ama bayağı yorulduk artık, motivasyonumuz düştü, geri dönme psikolojisine büründük. Hava da bayağı kapadı, zaten bütün gün yağmak ile yağmamak arasında gidip geliyordu. Artık eminiz, kötü görünümlü bulutlar, 1 saate kadar su halinde bize kavuşacaklar :).

 

Meriç (Mecidiye) Köprüsü’nü geçtikten sonra arabamızı park edip, fotoğraf çekmeye devam ediyoruz. Köprünün yapımına, 1842 yılında Abdülmecit zamanında başlanmış ve 1847 yılında bitirilebilmiş. 263 metre uzunluğunda ve 7 metre genişliğinde olduğu bilgisini de Edirne Valiliği’nin bastırdığı “Edirne” isimli kitapçıktan öğreniyoruz.

 Meriç (Mecidiye) Köprüsü

Bundan sonraki planımızda Meriç Nehri kıyısındaki çay bahçelerinde bir şeyler içmek vardı ama Köfteci Osman’da yeterince çay içtiğimizden, çay bahçelerinde oturup zaman kaybetmek istemedik, hemen yola koyulduk.

Meriç (Mecidiye) Köprüsü üzerinde kızlar.

Meriç Nehri kıyısındaki fotoğraf molasından sonra çevresindeki renkli yapraklı ağaçları ve üzerindeki arnavut kaldırımlarıyla, keyifli Karağaç Yolu üzerinden, tarihi Karağaç Garı'na ve Lozan Anıtı'na varıyoruz.

 Tarihi Karağaç Garı önünde. Şu anda Trakya Üniversitesi Rektörlüğü olarak hizmet veriyor

 Lozan Anıtı

Afacanlar iş başında

Artık eve dönme vakti geldi. Tahmin ettiğimiz yağmur sonunda tüm şiddetiyle dönüş yolunda bize eşlik ediyor. Edirne çıkışında yine Kayı’nın Garmin’inin gazabına uğradık, bizi garip mahallelere sevk ettiyse de onu dinlemedik, yolumuzu bir şekilde bulduk.

 

Edirne gerçekten her tarafından tarih fışkırıyor diyebileceğiniz kadar zengin tarihi eser mirasına sahip bir şehir. Biz tarih meraklısı gurme gurubu, geze geze bir günde bitiremedik. Fırsat bulabilirsem bir kez daha gitmek isterim. Eminim gezme programına katılan diğer arkadaşlarım da, bu keyifli gün sonrasında benimle aynı düşüncededirler. Edirne, İstanbul’dan 3 saat kadar uzakta olmasına rağmen, bugüne kadar gezebilme fırsatı bulamamıştım. Üzülsem mi sevinsem mi bilemedim, karışık bir duygu, keyif alacağınıza emin olduğunuz bir şeyi, çok geç elde etmek gibi....Çok şükür geç de olsa, bizim gurme ekibinin teşvikiyle bu fırsatı yaratabildik. Tüm gezi boyunca, bana eşlik eden, o keyifli anları benimle birlikte paylaşan arkadaşlarıma bir kez daha teşekkür ederim. Eylemlerimiz devam edecek :).

Ek-1 Tarihi mekanlar gezilecekse alınması gereken eşyalar

1- Yemeni-baş örtüsü

2- Kolay çıkarılabilecek, rahat bir ayakkabı

3- Ayakkabısız dolaşılacak yerler (Cami vs)  için çorap

4- Kısa kollu gelindiyse, üzerinize sauna eşofmanı dışında giyilebilecek birşeyler:)

 

Ek-2 Camilerin bölümleri

Alem: Minarenin tepesine yerleştirilen hilâl (ay) şeklindeki tepeliğe denir.

Avlu: Cami harimlerine bitişik, genellikle şadırvan veya revaleyi kapsayan üstü açık yerlere denir.

Harim: Sanat tarihi teknolojisinde, camilerde namaz kılmaya tahsis edilen mekana denmektedir. Harim, Allah'la O'nun kulu olan insan arasında bir nevi bağ kurma mahalli olması sebebiyle kutsal sayılır.

Hünkar Mahfili: Sultanların inşa ettirdikleri camilerde zeminden yüksek ve kafesle bölünmüş yere denmektedir.

Mihrab: Kelime olarak "Harabe" kökünden gelir. Terimde camilerin kıbbe duvarında, yarım daire şeklinde ve öne doğru eğik olan yere mihrab denir. Gene mihrab, cami harimlerinde, müslümanların namaz kılacakları kıble yönünü belirleyen, kıble duvarına açılmış, cemaatle namazlarda imamın en önde durduğu yerdir.

Minare: Aslı "menare" olan bu kelime dilimize "minare" olarak geçmiştir. Nur yeri (ışık yeri) manasına gelip, camilerde ezan okumak maksadıyla inşa olan yüksek yere minare denmektedir.
Minber: Arapça'da "nebera" (yüksek olmak) ukökünden gelmekte ve yüksek yer, ikemle semeri, sedye manaları ifade etmektedir. Terimde, Cuma ve bayram namazı kılınan yerlerde hatiplerin hutbelerini okumak için çıktıkları basamaklı yerlere minber denmektedir. Mihrabın sağ tarafında ve kıble duvarına dik olarak durur.

Musalla taşı: Camilerde cenzelerin üzerine konulup cenaze namazının imam tarafından önünde kıldırıldığı taş.

Müezzin Mahfili: Müezzinlerin, camilerde, birarada oturmaları için ayrılmış yüksekçe yerdir.
Revak: sundurma, avlunun çevresinde üstü örtülü, önü açık yapılar.

Şadırvan: Namazdan önce abdest almak için, genellikle avlu ortasında bulunan ve etrafında muslukların sıralandığı su haznesidir.

Şerefe: Minarelerde çepeçevre ve çıkıntılı olarak yapılan ezan okuma yeridir. Buraya minarenin içindeki basamaklarla çıkılır.

Son Cemaat Yeri: Cemaate yetişemeyenlerin sonradan namazlarını kılabilmeleri için ayrılmış yer.

Vaaz Kürsüsü: Kürsü kelime olarak; sandalye, taht ve divan manasına gelmektedir. Aynı zamanda, camilerde vaizlerin cemaata vaaz vermek için üzerine çıktıkları yüksekçe bir yere de kürsü denmektedir.

Copyright © 2005-2009 KAYIHAN ZEYBEK
Her hakkı saklıdır. Bu sitedeki fotoğraf ve yazılar izin alınmadan ya da kaynak gösterilmeden kullanılamaz.