|
|
|
10 Kasım 2008, Pazartesi
Off! Pazar günü baktım güneş tepede ben yine soluğu sahilde aldım. Kim bilir, belki de İstanbul'un son güneşli Pazarıydı. Ben de bu fırsatı kaçırmak istemedim. Ethem Efendi'den son sürat sahile doğru inerken, rüzgarın ağaçlardan savurduğu, sonbahar güneşiyle kuruyup rengarenk olmuş yapraklar yüzüme çarpıyordu. Müzik çalarımı kapasam rüzgarın uğultusunu ve tekerimin ezdiği yaprakların hışırtısını da duyacaktım. Ama ben kendi seçtiğim müziği, şehrin gürültü kirliliği içinde ancak dikkat kesilirseniz duyabileceğiniz doğanın sesine tercih etmiştim. Zaten tercihler değil mi bizi biz yapan? Hayatta en büyük güç değil mi seçme gücümüz? Sahile inince müziği biraz kıstım. Artık şehrin gürültüsünü arkamda bırakmıştım. Şimdi kendi oyun alanımdaydım. Solum deniz, sağım yeşillikler, önüm arkam insan seli... Bir de bisiklet yolunu bize bıraksalar değmeyin keyfime. Poyraz hafiften içimi ürpertiyor ama seviyorum bu ürpertiyi. Güneş sırtımı okşuyor. Hafiften terlemeye başladım işte. Müzikle beraber ben de hızlandım. 30-32-34km/sa. Turumu tamamlayıp eve döndüm. Duşumu aldıktan sonra güneşin dolduğu yatak odama geçtim. Fotoğraf mı çeksem kitap mı okusam diye bir an ikilemde kaldım. Gözlerim yatağımın başucunda duran, bir hafta önce aldığım fakat hala bir sayfa okuyamadığım kitabıma kaydı: Uçurtma Avcısı. Evet yeni kitabıma başlayacaktım. Öykü beni çok uzaklara Afganistan'a, oradan Amerika'ya götürdü. Bir yerine geldim ki çok canım sıkıldı. Motora atladığım gibi Hillside'ın yolunu tuttum. Alp'e maç sözüm vardı.
Hillside dönüşü TV'nin başına geçtim. Maç Kadıköy'de olmasına rağmen
bu sefer bir ümidim vardı. Maça da golle başlayınca keyfim yerine
geldi. Ama yediğimiz basit gollerden sonra (3-1 olunca) maçı
kapattım. Tekrar kitabıma geri döndüm. Kitap gittikçe ağırlaştı.
Neden bilmiyorum içim sıkılmıştı. Aslında akıcı bir dille yazılmış
güzel bir arkadaşlık öyküsü ama sanırım yanlış bir zamanda
okuyordum. Sonra her şeyden uzaklaştım, göz kapaklarım yavaş yavaş
kapandı... Sonunda uykuya dalabilmiştim. |
Y