|
|
|
|
|
Didemim ile ikinci Avrupa sehayatimiz Sabiha Gökçen'de başladı. Ucuz bilet bulunca (Münih gidiş-geliş 100 Avro) Nisan ortasına biletlerimizi almıştım. Tabi bilemezdim ki o tarihlerde İzlanda'da volkan patlayacak, bütün Avrupa hava trafiği felç olacak. Volkan demişken kadim dostum da ailesiyle Münih'e gelecekti ama sevgili Nermin'in yeni işi dolayısıyla ne yazık ki bu seyahate katılamadılar. Ben programı Münih, Salzburg, Viyana ve Budapeşte olarak düzenlemiştim. Otelleri ayarlamış, arabamızı kiralamıştım. Didem'in vize ve izin durumu yüzünden de işleri biraz aceleye getirmiştim. |
|
|
|
14 Nisan Çarşamba Saat on birdeki uçağımız için dokuzda SAW'a gittik. Arabayı Pegasus'un uzun dönemli araç parkına bıraktık. Bir hatırlatma yapayım burada. Yurt dışı uçuşlarınızda biniş kartlarınızı gösterdiğinizde otopark bir hafta süreyle ücretsiz. Zaten sitesindeki reklamlarda da görmüşsünüzdür. Ancak orada söylenmeyen bir şey var. Yedi günü yani 168 saati bir saniye geçerseniz 40 TL ödemeniz gerekiyor. Ben de parkettikten sonra 40 TL ödeyeceğimi anladım. Keşke sitelerine de yazsalarmış bu tarifeyi diye düşündüm. Uçağa otobüsle gittik. Niye şu uçuşların hepsi körükten yapılmıyor anlamıyorum. 100 Avroya Almanya gidiş geliş bilet almışsın Kayı fazla kurcalama işte. Hem bak çıkış koltuklarını da kaptın daha ne istiyorsun. Rahat bir uçuştan sonra Münih Hava Limanına indik. Hava dokuz derece yağmurlu. Terminal 2'ye gidip kiralık aracımı teslim aldım. Aslında BMW 1 ayırtmıştım ama ellerinde kalmamış. Ulen o zaman rezervasyonun manası ne? Neyse bizim aracın sınıfını yükseltip Ford Cmax verdiler. Araba yeni kokuyordu. Zaten sadece yedi bin küsur kilometredeydi. En güzel yanı da hem içi hem de bagajı oldukça ferahtı. Üstelik aux girişi de vardı böylece ipodumu Amerika'daki gibi araca bağlayabilecektim. Tabi önce Garmin'i bağladım ve istikamet verdim: Altstadt (eski şehir merkezi). Didem'in Alman otobanlarıyla ilk buluşması. Hız sınırı olmamasına rağmen hızlı yağan yağmur, yabancı şehir, yabancı araba gibi faktörleri göz önünde bulundurup 120km/sa hızla yol almaya başladık. Biraz sonra Bayer Münih'in maçlarını oynadığı meşhur Allianz Arena'yı gördük. Muhteşem bir yapı, aslında vakit olsa bir de maça gitmek isterdim burada. |
|
|
|
|
|
Arabayı Marienplatz'da bir otoparka bırakıp meydanı gezmeye başladık. Yağmur hala kesilmemişti. Ben Roma'da ağzım yandığı için güvenilir şemsiyemi İstanbul'dan getirmiştim. Ben fotoğraf çekerken Didem de Amerika'dan yeni aldığım video kamerayı kullanıyordu. Bir kız için teknolojik aletlere oldukça yatkın. Sadece bir kere nasıl kullanıldığını gösterdim sonrasını hep kendi halletti. |
|
|
|
|
|
Gezdiğimiz bu güzel şehir için biraz da Vikipedi'den alıntı yapalım: Münih (Almanca: München), Berlin ve Hamburg'dan sonra Almanya'nın en büyük üçüncü kentidir. Bavyera eyâletinin en büyük şehri ve başkentidir. Avrupa Birliği'nin onikinci en büyük şehridir. Şehir, 2006 sayımına göre 1,3 milyon nüfusa sahiptir. Civarındaki nüfusla bu rakam 2,6 milyona ulaşır. Büyük Münih şehirleşmiş bölgesinde (Augsburg, Ingolstadt, Rosenheim, Landshost ve Landberg) 5 milyondan fazla insan yaşamaktadır. Münih, Bavyera Alpleri'nin kuzeyinde ve İsar nehri kıyısında kurulmuştur. Şehri tanımlayan Slogan (Motto) uzun zaman Die Weltstadt mit Herz (yürekli dünyâ şehiri) idi. Fakat son zamanlarda bu München mag dich (Münih seni seviyor) şekline dönüştü. Münih'in doğal ismi München'dir. Edebî anlamı Monks (râhipler)dur ve bu nedenle Münih'in armasında bir râhip vardır. Mönchner kindl (Münih çocuğu)na referans olduğu da söylenir. Siyah ve altın - Kutsal Roma İmparatorluğu rengi - Kutsal Roma İmparatoru IV. Louis'den beri şehrin resmî renkleridir. |
|
|
|
Karnımız iyice acıkmıştı. Almanların güzel bir et lokantası zinciri var: Maredo. Marienplatz'da St. Peter kilisesi yakınlarında bir şube görünce içeri daldık. Zaten Didem de üşümeye başlamıştı. Sıcak çorbaydı, kanlı etti derken kendimize geldik. Gerçi bu kadar enerji daha sonra bana Didem'in o mağaza senin bu mağaza benim şeklinde dolaşmasıyla geri döndü. Ah ah bir sevemedim şu alış veriş işlerini. Neyse ben de onu beklerken fotoğraf çekiyorum, insanları gözlemliyorum. Saat sekize gelirken her yer kapandı, insanlar evlerine çekildi, tipik Almanya işte. Biz de yavaş yavaş otelimize gidecektik. Yol üstünden su alalım dedik ama Aldi de kapanmıştı. Otelimiz Eurostar Grand Central oldukça yeni bir otelmiş. Bu sene açılmış o yüzden Garmin'in ilgi noktalarında gözükmüyordu. İşin komiği otelin kapı numarası da Garmin'in haritasında yer almıyor. Ben bir üst numarayı girdim ama oteli bir türlü göremedik. İki üç kere dolaştık en sonunda Arnulfstr. nin yukarısına gitmeye karar verdik. Didem sevinçle haykırdı: Otelimiz solda. Meğer tek numaralar yukardan aşağıya çift numaralar ise aşağıdan yukarıya gidiyormuş. Bir dahaki sefere numara tek ise bir üst tek numarayı navigasyona girme kararı aldım. Otel fiyatına göre oldukça güzel ve moderndi. Münihe gideceklere tavsiye ederim. Otopark derdi yok ve şehir merkezine yürüyerek 15 dakika mesafede. |
|
|
|
15 Nisan Perşembe Hatice'nin alarmını sekize kurmuştum ama PM yapmışım. Uyandığımda saat ona geliyordu. Otelin az ilerisindeki Subway'de (Amerika alışkanlığı) kahvaltımızı yaptıktan sonra arabayı aldık ve günün ilk rotasını girdik. Bayerische Motoren Werke ya da kısaca BMW. BMW'in ana merkezi Münih'te bulunuyor. Buradaki komplekste BMW HQ, BMW Welt (BMW Dünyası), BMW Fabrikası ve BMW Müzesi yer alıyor. Öncelikle BMW Dünyasına girdik. Girişte bizi Zorro'nun halefi karşıladı. BMW Dünyası kocaman bir plaza. Futuristik bir yapısı var. Adından da anlışalacağı gibi BMW'nin ürettiği bütün güncel otomobilleri, motosikletleri burada görüp inceleyebilir hatta binanın içinde! test edebilirsiniz. BMW Butik'ten F1 forması alır yorulunca da BMW Cafe'de kahvenizi içebilirsiniz. Hatta kahvenizi yudumlarken plazanın içinde gerçekleştirilen motosiklet gösterisini seyredebilirsiniz. |
|
|
|
|
|
|
|
Biz şanslıydık ki ziyaret ettiğimiz saatte bir gösteri vardı. Önce kukalarla plazanın merdivenlerini ziyaretçilere kapadılar. Sonra BMW'nin bir motokros modeli o merdivenleri indi çıktı. Hem de tek tekerde. Nefes kesici bu gösteriyi seyrettikten sonra üst katı dolaştık. Burada da Buke'nin kardeşleri sergileniyordu. |
|
|
|
|
|
|
|
BMW Dünyası ile BMW müzesini bir yol ayırıyor. BMW iki yerleşkesini gümüş rengi şekilli bir köprü ile birbirine bağlamış. Biz de köprüyü kullanarak BMW Müzesinin önüne geldik. Bu yapı yarım küre şeklinde. Müzeyi aslında ayrı bir yazı yapıp daha geniş bir şekilde anlatmayı düşünüyorum. |
|
|
|
|
|
Müzenin içi biraz labirent gibi. BMW nin ürettiği otomobillerin, motosikletlerin hatta uçak motorlarının (BMW işe uçak motoru üreterek başladı. Amblemini de dönen pervaneden esinlenerek oluşturdu) bütün modellerini bu müzede görmek mümkün. Yine BMW'nin çeşitli dallarında (F1, DTM, Touring Car Şampiyonası, Paris-Dakar yarışı...) yarışıp emekli olmuş otomobil ve motosikletleri de görüp inceleyebilirsiniz. |
|
|
|
|
|
|
|
BMW Müzesinin tamamını gezdik. Didem'e de teşekkür ediyorum, sıkılsa bile sıkıldığını belli etmedi. Uçak motorlarını bile benimle gezdi :). Eh bu kadar müze ziyareti bugünlük yeter. Biraz da temiz hava alalım diye kendimizi dışarı attık. Dünün ve sabahın aksine bulutlar gitmiş güneş açmıştı. Hava da güneşin etkisiyle ısınmıştı. Ver elini Münih Olimpiyat Parkı. |
|
|
|
|
|
O da ne burada bir de Sea Life varmış. Zaten Didem'e sözüm vardı Forum'daki büyük akvaryuma götürecektim ama Bayrampaşaya yolumuz düşmemişti. Gerçi bu sene küme maçlarının çoğunu orada yaptık ama Didem ile saatleri denkleştirememiştik. Eh akvaryum ayağımıza geldi deyip içeri girdik. Didem doya doya akvaryumu gezdi. |
|
|
|
|
|
Ve gelelim Olimpiyat Parkına. 1972 Münih Yaz Olimpiyatlarına ev sahipliği yapan bu kompleks BMW Dünyasının hemen arkasında yer alıyor. Ortasında kocaman bir göl var. Her yer yemyeşil. Geçen sene Mart ayında da Barselona'nın olimpiyat tesislerini gezmiştim. Ne yalan söyleyeyim Münih, Barselona'ya beş çeker. Şimdi GSA bu ağzımdan çıkan cümleye inanmakta güçlük çekiyordur ama tesis olarak Münih daha çok hoşuma gitti. |
|
|
|
|
|
Buradaki tesislerin çoğu halkın kullanımına açık. Biz parkı gezerken bir sürü insan akşam sporunu yapıyordu. Koşanlar, bisiklete binenler, top oynayanlar, yürüyüş yapanlar... Olimpiyat Stadı şu an boş ama Alianz Arena yapılana kadar Bayer Münih maçlarını burada oynuyordu. Ben biraz dolaştıysam da stadın içine girmeyi başaramadım. Didem'in de midesi bulanıyordu o yüzden fazla yürütmek istemedim güzelimi. Muhtemelen sabah yediğimiz sandviçteki et dokundu. BMW Dünyası'nın tuvaletine zor yetiştik. Ne yediyse çıkardı. Yakınlardaki Olimpiyat Alı Veriş merkezine gittik. Hafif bir şeyler yiyip karnımızı doyurduk. Marketten de yarın sabah için ekmek, peynir, nutella ve meyve suyu aldık. Didem rahatsız olduğu için dokuz civarı otele döndük. |
|
|
|
16 Nisan Cuma Bu sefer saati doğru kurmuştum ama gerek kalmadan uyanıverdim. Kahvaltıdan sonra yola koyulduk. Hedefimiz Dünya'nın sayılı teknoloji ve bilim müzelerinden bir olan Deutsches Museum yani Alman Müzesi. müze binası Isar Nehri'nin yanında yer alıyordu. Arabayı parkedip müzeye girdik. Giriş ücreti 8,50 Avro. |
|
|
|
|
|
Müze adeta bir zaman tüneli. Mısırlıların kayıklarından Apollo Ay araçlarına, ilk matbaadan son model yazı makinalarına kadar bir çok şeyi görebiliyorsunuz. Özellikle uçakların olduğu bölüm bizi çok etkiledi. Her çıktığımız katta teknoloji biraz daha ilerleri. Bu arada katları da Alman V2 roketinin etrafındaki merdivenlerden çıkıyorduk. Evet adamlar müzeye roket de koymuşlar. Ya da roketi koyup çevresini örmüş müze yapmışlar. |
|
|
|
|
|
Beni en çok uzay bölümü ile fotoğraf malzemelerinin bulunduğu bölüm etkiledi. Fotoğraf demişken neden resim diyoruz da resim makinası demiyoruz. Demek ki fotoğraf makinası ile fotoğraf çekilir, fırça ile resim yapılır :). Anlayan anladı. |
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Didem yavaş yavaş sıkılmaya başladı. Son bölümleri biraz hızlı geçtik. Eğer her bölümü hakkıyla gezerseniz müzeyi sabahtan akşama kadar ancak bitirebilirsiniz. Hava yine güneşli ve ılıktı. Isar Nehri boyunca yürüyüş yaptık. Nehir kıyısınca sere serpe yatıp güneşlenenler vardı. Bir tane balık tutan yaşlı amca gördüm. Bisiklete binenleri, koşanları söylemeye gerek yok. Zaten burada bisikleti olmayan bir Alman düşünemiyorum. |
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Otele geri dönüp arabayı bıraktık. Yürüye yürü Karlsplatz'a on dakikada ulaştık. Oradan da Neuhauser Caddesi üzerinden Marienplatz'a geldik. Neuhauser Münih'in alışveriş caddesi. Didem bir mağazadan çıkıp diğerine giriyordu. Benim sıkıldığımı görünce "Ama ben ne dün BMW Müzesin'de ne de bu sabah Alman Müzesi'nde hiç sesimi çıkardım mı? Hoşuma giderek gezdim seninle" Eh ne yapalım biz de fotoğraf çekeriz sen gez güzelim dedim. Bu arada St Michael'de ayine denk geldim onu seyrettim :). |
|
|
|
Didem yine rahatsızlanınca akşam Marienplatz planlarımız suya düştü. Havasından mı suyundan mı anlayamadım? Otele gidip dinlenmeye çekildik. Bu arada İzlanda'daki yanardağın oluşturduğu kül bulutu yüzünden Avrupa hava trafiği felç olmuştu. Akşam Volkan ile konuşurken şaka yollu "En kötü Bremen'e, senin yanına gelir, orada beklerim" dedim. Ama durum düşündüğümden de ciddiymiş. İlerleyen günlerde epey sıkıntı ve stres bizi bekliyordu. |
|
|
|
17 Nisan Cumartesi Bu sabah da erken kalktık. Kahvaltıyı otelde halledip cehck out yaptıktan sonra saat dokuz civarı Salzburg'a doğru yola koyulduk. Otobanda rahat bir şekilde yolculuk ediyorduk. Didem hemen uyumaya başlamıştı. Zaten benim muavinlerden yana şansım yok. Selçuk da Amerika'da yanımda fosur fosur uyumuştu. Ne yapalım ben de koydum ipoduma yol müziklerini. Ulen bir de esas rezerve ettiğim BMW 1.20d olacaktı ki bu hız sınırı olmayan otobanlarda... İlk durağımız Münih - Salzburg yolunun ortasında bulunan Rosenheim. Oldukça şirin bir Alman kasabası. Bana kuzeydeki Lüneburg'u hatırlattı. Cumartesi olmasının da etkisiyle sokaklar cıvıl cıvıldı. Didem'de bayıldı buraya. Şehri ve bir kaç önemli binasını hızlıca gezdik. Meydanda bir de yorgunluk kahvesi içtikten sonra tekrar yola koyulduk. |
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Rosenheim - Salzburg arası yaklaşık 70 km. Avusturya sınırına yaklaşırken tabelalar hızımızı azaltmamız gerektiğini söyledi. Ben Alman radarından ağzım yandığı için artık tabelanın üzerinde kaç yazıyorsa yanında o hıza iniyorum. Sınırı geçtikten sonra ilk benzinliğe girip "vinyet" denen holagramlı pulu aldım. Bu pulu ön camınıza yapıştırıyorsunuz böylece otobanları kullanabiliyorsunuz. Yani bizdeki gişe olayını adamlar pul ile çözmüşler. 15 gün geçerli olan pulun fiyatı 10 Avro civarındaydı. Tabi en güzeli otobanların Almanya'daki gibi beleş olması. Bu arada Avusturya'nın otobanlarındaki hız sınırı 130km/sa. |
|
|
|
Salzburg yolu oldukça manzaralıydı. Otoban önce Chiemsee Gölünün yanından geçiyor sonra da dağların arasından. Her yer yemyeşil. Tam Buke'nin yolları diye düşündüm. Didem ise yan koltukta uyumaya devam ediyordu. Salzburg'un tarihi şehir girişinin başındaki otoparka arabayı bıraktıktan sonra Tuna'nın bir kolu olan ve Salzburg'u ikiye bölen Salzach Nehri boyunca yürümeye başladık. Hava yine günlük güneşlikti. Uzaktan Salzburg Kalesi göründü. Manzara muhteşemdi. Didem oldukça heyecanlandı. Bana biraz Karlovy Vary'i hatırlattı. Onun gibi sırtını dağlara yaslamış ve nehir boyunca uzanıyor. Ama o kalenin bulunduğu tepe herşeyi değiştiriyor. |
|
|
|
|
|
Didem'in canı et isteyince karnımızı yine Maredo'da doyurduk. Benim zaten kırmızı et sever olduğum biliyorsunuz. Mümkünse sabah kavurma, öğlen bonfile akşam da hafif olsun diye köfte yiyebilirim. Bir de yediğim kanlı et güzelime dert oldu. Vay efendim nasıl yiyormuşum o eti yazık değil miymiş bana. Alan memnun satan memnun niye üzüldü anlayamadım :). |
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Şehri akşam üzerine kadar sokak sokak meydan meydan dolaştık. Şimdi güzel bir final yapmak lazım bu güzel şehre. Tren mi desem teleferik mi bilemedim ama kalenin dik yamacına çıkan bir araca binip kaleye çıktık. İsterseniz yürüyerek de çıkabiliyorsunuz. Muhtemelen tek başıma olsam yürüyerek çıkardım. Ne var yani Sümela Manastırı'na çıkmış bir ekibin üyesiyim bugüne bugün. Go GSA :). Tabi Sümela Manastırı'nın aksine bu kale tarihi doku bozulmadan çok iyi korunmuş. 1071 model olan bu kale Orta Avrupa'nın en büyük kalesiymiş. Zaten gezince kendiniz de farkediyorsunuz, adeta içinde bir kasaba barındırıyor. Dilerseniz kaledeki cafede birşeyler içebilir lokantasında yemek yiyebilirsiniz. Manzarayı da aşağıdaki fotoğraflarda görebilirsiniz. |
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Yukarda manzaraya dalıp vakit geçirdikten sonra buraya çıktığımız araçla aşağıya indik. Bizi akşam bandosu karşıladı. Akşam bandosu dediğime bakmayın, ne olduğunu ben de bilmiyorum. Bir iki marş dinledikten sonra yavaş yavaş arabamıza doğru yola koyulduk. Geri dönüş yolunda ne kadar aradıysam da Salzburg doğumlu olan meşhur besteci Mozart'ın evini bulamadım. Ayrıca bu güzel şehrin gece fotoğraflarını da çekememiştim. İçim biraz buruk ayrılıyordum Salzburg'tan. |
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Önümüzde üç saatlik Viyana yolu vardı. Arabanın teybinden yükselen güzel melodiler eşliğinde gecenin karanlığına doğru yol alıyordum. Söylememe gerek var mı Didem yanınmda uyuyordu. Sorunsuz geçen yolculuğumuza sorun ekledim. Bir şekilde benzin alacağım istasyonu ıskaladım. Neyse sorun değil nasıl olsa Garmin var bulur bize bir tane diye düşündüm. Viyana'nın ışıkları gözüktüğünde hedefime 30 km vardı ama araç bilgisayarı kalan benzin ile gidilecek mesafeyi 20 km olarak gösteriyordu. Ben hemen Garmin'e en yakın istasyona git diye komut girdim. 10 km mesafede varmış. İyi dedik. Fakat benim unuttuğum birşey vardı. Avrupa'da çoğu benzin istasyonu saat 10 deyince kapanıyordu. Ve korktuğum başıma geldi. Gittiğim benzinci kapalıydı. Bir diğerini denedim o da kapalı. Bu şekilde 6 istasyonu denedik. Didem de yavaştan telaşlanmaya başlamıştı. Son olarak Shell'i girdiğimde kalan benzinle gidilecek mesafe "0" ı gösteriyordu. Tamam kaldık yolda diye düşünürken Shell'in ışıklarını gördüm. Nasıl sevindim size anlatamam. Bu arada araç benzinim bitti diye uyarı sinyali veriyordu. Neyse benzinliğe ulaştık. Depoyu ağzına kadar doldurdum. Yeni rotamız Viyana Butique Otel. Şehrin dışında olduğunu biliyordum ama bu kadar dışında olduğunu tahmin edememişim. Didem navigasyon yanlış getirdi herhalde bu dağ başında mı kalacağız diye hayıflanıyordu. Adresi tekrar girdim ama sonuç değişmedi. Evet bu dağ başında kalacağız. Oteli bulup arabayı parkettim. Bu sefer yeni bir sorunla yüzleştik. Otelin kapısı kapalı. Kapını yanında bir kiosk var. Kredi Kartımı geçirince anahtarı yuvadan bana verecekmiş. Önce kartımı tanımadı, rezervasyon numarasını girdim kabul etmedi. Kör şeytan bavulu vur cama kır gir içeriye. Sonra farkettim ki düğmelerden biri zilmiş. Çaldım biri geldi bizi içeri aldı. İkimizde oldukça yorulmuştuk. Odalar mı? Münihteki Otelden sonra burası pansiyon bile olmazdı ki burası 10 TL daha pahalıydı. Oda ve banyo ufacık, çarşaflar kirliydi. Sakın diyorum. Benzin yüzünden yolda kalma stresinden sonra ben yine de buraya sağ salim geldiğimiz için mutluydum. |
|
1. Bölümün Sonu |
|
|
Copyright
©
Kayıhan Zeybek.
Her hakkı saklıdır. Bu sitedeki fotoğraf ve yazılar izin alınmadan
ya da kaynak gösterilmeden kullanılamaz.