KASTAMONU - SİNOP

25 Temmuz - 28 Temmuz 2009

1. Bölüm 2. Bölüm 3. Bölüm

27 Temmuz Pazartesi

Sabah erkenden uyandık. Dışarıdan serpinti sesi geliyordu. Ben çimleri suluyorlar herhalde diye düşündüm ama kafayı camdan uzatınca kapkara bir gökyüzü ve orta hızda yağan yağmur beni selamladı. Yaz yağmuru gelir geçer dedik. Mayoları giydiğimiz gibi sabahın yedisinde soluğu denizde aldık. Çoktandır yağmurda denize girmemiştim, özlemişim.

 

Otelin önü
 

Karşısı Sinop
 

Hava açsam mı kapasam mı modunda
 

Deniz sonrası kahvaltıya giderken yağmur kesilir gibi oldu ama gelen bulutlar hiç iç açıcı değildi. Hava alçalıyordu ve yolda yağmura yakalanma riski artıyordu. Üstelik Alp'de yağmurluk da yoktu. Kale ve hapishane gezisi için merkeze gittiğimizde Alp'e  yağmurluk almaya karar verdik.

 

ve korktuğumuz başımıza geliyor, hava iyice kapıyor...
 

Otelimiz
 

Kale ve cezaevi yanyana
 

Buke'yi Sinop Cezaevi'nin karşısına park edip hapishane gezintimize başladık. Açıkçası cezaevi ile ilgili girişte doğru düzgün bir bilgi verilmiyor. Burada ben yine Vikipedi'ye başvurdum:

Tarihî Sinop Cezaevi, bir dönem "Anadolu'nun Alkatrazı" tabiri ile de tanınan ve 1999 yılında kapatılarak müzeye çevrilen cezaevidir. Tarihi eskilere dayanan yapı, şiirlere, şarkılara konu olmuştur.

Üç yanı deniz olan ve tarihi kale duvarlarının içersinde yer alan cezaevine ev sahipliği yapan kale yaklaşık 4000 yıl önce bölgenin hakimi Gaskalılar tarafından yapılmıştır. Grek, Pontus, Roma, Bizans, Selçuklu ve Osmanlılar kendi dönemlerinde kaleyi korumuş ve güçlendirmişlerdir. Kalenin cezaevi olarak kullanımına ait en eski belgeler ise 1568 yılına dayanmaktadır. Evliya Çelebi seyahatnamesinde bu zindandan şöyle bahsetmiştir;

"Büyük ve korkunç bir kaledir. 300 demir kapısı, dev gibi gardiyanları, kolları demir parmaklıklara bağlı ve her birinin bıyığından 10 adam asılır nice azılı mahkumları vardır. Burçlarında gardiyanlar ejderha gibi dolaşır. Tanrı korusun, oradan mahkum kaçırtmak değil, kuş bile uçurtmazlar."


İç kalenin resmi olarak zindana dönüşmesi ise
1887 yılında olmuştur. O dönem Sinop Mutasarrıfı Veysel Paşa yeni binalarla birlikte bir de hamam eklemiştir. 1939 yılında da Çocuk hapisanesi olarak kullanılmak üzere bir bina daha yapılmıştır.

Kırım Hanı Devlet Giray, Sabahattin Ali, Refik Halit Karay, Mustafa Suphi, Ahmet Bedevi Kuran, Ruhi Su, Burhan Felek, [Zekeriya Sertel], Nazım Hikmet ve Necip Fazıl Kısakürek bu cezaevinde yatmış bazı isimlerdir. Cezaevini anlatan şiirler Sabahattin Ali'nin kaleminden de çıkmış ve bunlardan "Aldırma Gönül" popüler olmuştur.

 
 
 

Avlu
 

Şimdi gönül ister ki yukarıda sayılan ünlü isimlerin hangi koğuşta yattığı yazılsın, o zamanki hapishane yaşamı ile ilgili bilgiler verilsin, hatta koğuş duvarlarına varsa o zamana ait fotoğraflar asılsın. Kültür turizmi adına daha gidecek çok yolumuz var. 

 
 

Koğuşlardan biri
 

Atölyeler bölgesi
 
 

Sinop Kalesi dedikleri de zaten hapishanenin yanı ve karşısı. Gerçi merkezde de surlar ve kuleler var  ama ara duvarlar yıkılmış. Fazla zaman kaybetmeden yola çıkmayı planlıyorduk. Sahilde Onurlar Marin adlı doğa sporları malzemeleri satan bir mağazadan Alp'e yeşil yağmurluk aldık. İyiki de almışız çünkü Erfelek sonrası oldukça ihtiyacımız oldu.

 

Sinop kordon boyu
 

Alp'in balıkçı yağmurluğu
 

Sinop limaniçi
 

Otele dönüp yol için hazırlandık. Eşyaları motorlara yükleyip Erfelek'e doğru gaz açtık. Yağmur ara ara atıştırıyordu ama yağmurlukları giyecek kadar hızlı yağmıyordu. Sanırım sabah bizi otelde yakalayan yağmur Erfelek'e doğru gitmişti. Biz de yağmurun ardında bıraktığı ıslak yollardan, toprak kokusunu içimize çeke çeke ilerliyorduk. Manzara yine tadına doyulmaz bir hal almıştı. Orman geçişlerinde böyle puslu havaları  çok severim. Bir miktar kurt kanı var sanırım damarlarımda.

 
 

Yeşillikler arasında...
 
 

Foto Alp
 

Erfelek ilçesinin merkezinden geçtikten bir kaç kilometre sonra şelale tabelasını görüp sağa saptık. Yol umduğumdan iyiydi  fakat giderek bozuluyordu. Karasu'yun üzerine kurulmuş olan Erfelek Barajı'na geldiğimizde ise yol oldukça bozuldu (umduğum hali aldı:). Kafam kadar taşların arasından taş-toprak arası bir yolda ilerliyorduk ve daha 10 km yolumuz vardı. Kenarlara yığdıkları kumlardan ilerleyen zamanda bu yolun düzeleceğinin sinyalini aldık. Zaten ben bozuk haliyle geçerim ertesi sene cirlop gibi asfalt olur o yol. Hep bir sene ileride gidiyorum :).

 

Erfelek Baraj Gölü
 

Şelalelerin bulunduğu yöredeki tesislere gelip motorları park ettik. Ben hemen Canon 40D'yi arka çantadan çıkardım. Tesisler ilk şelalenin hemen önüne kurulmuş. Vasıtanızı park ettiğiniz yerden bir köprü ile çayın karşıya geçiyorsunuz. İsterseniz fazla derin olmayan çayın içinden de arabanızla geçip şelalenin önüne kadar gidebilirsiniz.

 

Erfelek Şelalelerinden ilki
 

İkinci şelalenin izini sürerken.
 

Bu bölgede  20 küsur tane irili ufaklı şelale varmış. Bizim vaktimiz ve ekipmanımız sınırlı olduğundan sadece iki tanesini görebildik. Aslında bu bölgeye Atlıca Takım Şelaleri'nin tamamını görmek için (kamp amaçlı) bir kere daha gelmek istiyorum. Muhteşem bir doğa. Kalbimizi burada bırakıp istemeye istemeye motorların yanına döndük.

 

İkinci şelalemiz
 

Bu sefer tül etkisi yapamadım :)
 

Foto Alp
 
 

Yeniden yola çıktığımızda saat  epey ilerlemişti. Amacımız Taşköprü'de kuyu kebabı yemek olduğundan Hanönü üzerinden yola devam edecektik. Erfelek'ten çıktıktan sonra yanlış yöne gidip biraz dolaştık. Sonra yine tarif üzerine (Garmin buraları bilmiyor) Taşköprü yoluna girdik. Yol Erfelek'e gelirken indiğimiz tepenin karşısından gidiyordu. Hatta bir noktada geldiğimiz bütün yolu ve Erfelek Baraj Gölü'nü yukarıdan fotağrafladım. Geçtiğim en güzel orman yollarından biriydi.

 
 

Foto Alp
 

Derken yol bozuldu, önce toprak sonra mıcır yola girdik. Ben ayağa kalkıp Buke'yi topukladım. Ama yol epey uzunmuş. Ayakta motor kullanmaktan bacaklarım şişti. Sonra bu kötü yol daha da bozuldu. Manzara ise yolun aksine çok güzeldi. Ve kaçınılmaz son. Geçen sene yaptığım Valla Kanyonu gezimde olduğu gibi zifte bulandık. Anlamıyorum madem üzerine mıcır atmayacaksın neden yola 10km  zift döker gidersin. Üstüm başım, Buke berbat oldu. Üzerine yağmur da başlamasın mı. Bütün aksilikler üst üste gelmeye başlamıştı. Yağmurlukları giyip yola öyle devam ettik ama zaten kaygan olan ziftli yol, yağmurun yağmasıyla buz pateni sahasına dönmüştü. Buke'nin  arkası atıp duruyordu.

 

En kötü yolu yağmur altında geçtik
 

Ziftli bölüm bittikten sonra 15 km kadar da yine toprak üstünde gittik. Ama zift bittiği için ben halimden memnundum. En sonunda asfalta çıkabilmiştik. Bu kısa yol oldukça kırıcı olduğundan çok zaman kaybetmiştik. Taşköprü'ye geldiğimizde saat altıya geliyordu.

 
 

İlçeye girerken bizi tarihi köprü karşıladı.  Gökırmak üzerinde kurulu “Taşköprü” M.S 1366 yılında Celaleddin Beyazıt  (Kötürüm Beyazıt ) adına yaptırılmış. Ben köprüyü fotoğraflarken etrafımız bisikletli çoçuklar tarafından sarıldı. İki hoş beşten sonra nerede kuyu kebabı yiyeceğimizi sorduk. Meydanda bir lokanta tavsiye ettiler. Hatta gazetelere çıkmış, öyle meşhurmuş :).

 

İlçeye adını veren  taşköprü
 

Döne dolaşa, sora sora Yılmaz Kebapçısı'nı bulduk. Adresi şöyle: Çarşı İçi No 15 Taşköprü. Telefonu 366 417 2547. Biz lokantaya gittiğimizde kebaptan yana pek umudumuz yoktu. Ama şansımıza soğuk da olsa bir tepsi et kalmış. Biz de fazla kurcalamadan kuyu kebabına yumulduk. Et soğuk olmasına rağmen lezzetliydi. Sıcakken bu tepsiyi tek başıma yerim herhalde. Bu arada kuyu kebabını da anlatayım size: İki metre derinliğindeki oval kuyulara yörenin 5-6 aylık kuzuları temizlenip bütün olarak çengele takılıyor. Kuyunun dibine is vermeyen kuru çıra yakılıyor. Sonra üstü kapatılıp hava almasın diye sıvanıyor. 2 saat sonra kuzu kuyudan alınıp afiyetle yeniyor. Çatal kullanılmasını tavsiye etmiyorlar, elinizle yiyeceksiniz. Bu arada kuzular askıda piştiği için yağları da aşağı akıyor. Bunları da tepsilere toplayıp pilav yapıyorlarmış. Biz pilavdan yemedik ama bir daha geçersem kesin sıcak sıcak kebap yiyeceğim. Lokantanın sahibi Ömer Usta'nın dediğine göre kebap kuyudan saat on birde çıkıyormuş. Yani on ikiye kadar yediniz yediniz yoksa bizim gibi soğuk yersiniz.

 

Kuyu Kebabı @ Yılmaz Kebap, Taşköprü
 

Bu arada unutmadan söyleyeyim Taşköprü'nün bir de sarımsağı çok meşhur. Karnımızı doyurup motorlara benzin aldıktan sonra Taşköprü'den ayrıldık. Kastamonu'ya doğru yola koyulduk. Duble yol rahatlığıyla tam Kastamonu'ya girdim ki arkamda Alp'i göremedim. Daha şu kamyonu sollarken arkamdaydı diye düşündüm. Biraz bekledim, gelmeyince merak edip geri döndüm. İçime bir endişe düşmüştü. 5-6km geri gidip göremeyince telaşlanmaya başladım. Motoru sağa çekip Alp'i aradım. Lastik patlatmış ve ilk benzinciye girmiş. Ben onu geçmişim tekrar motoru Kastamonu istikametine döndürüp Alp'in yanına uçtum.

 
 

Benzinci'de geçici olarak lastiğe fitil takmışlar. Şehirde bir yamacı tarif ettiler. Uzun aramalardan sonra tarif ettikleri yerin bir bisikletçi, yamanın da sıvı delik onarıcı olduğunu öğrendik. Koskoca Kastamonu'da bu motorun arka tekerini sökebilen yok mu yani? Yapacak bir şey yoktu, Uysal Bisiklet'teki cana yakın arkadaşa güvenip lastiğin içine yamayı sıktırdık. Sonra tekrar hava basıp yola devam ettik.

Epey vakit kaybetmiş karanlığa kalmıştık. Beni tanıyanlar bilir, karanlıkta hele şehirler arası yolda değil motosiklet otomobil bile kullanmayı sevmem. Üstelik gündüz gözüyle yana yakıla geçtiğimiz yol yapım çalışmalarını gece karanlığında geçecektik. Üzerine hava da buz gibi olmuş yazlık montun filesinden göğsüme buram buram rüzgar giriyordu. Motoru kenara çekip yağmurluğumu montun üstüne giydim. Birden ısınıverdim.

Kimi zaman ben önde Alp arkada, kimi zaman Alp önde ben arkada yol alıp, taka tuka yolları geçip sağ sağlim Karabük'e ulaştık. Saat ona geliyordu. Ben Alp'e  Safranbolu'da bu gece kalmayı önerdim ama istişare sonucu yola devam kararı aldık.

Safranbolu - Gerede yolu oldukça düzgün, fakat irtifa arttığından hava epey soğumuştu. Yeniden  üşümeye başlayınca elcik ısıtmalarımı açtım. Alp geride kalmıştı. Otabana çıkmadan önce benzin almak için durup Alp'i beklemeye başladım. Benzincide Alp fikrini değiştirdi. Bu şekilde daha fazla devam etmenin manası yoktu, Gerede'de kalacaktık. Benzincideki görevlilerin tavsiyesi üzerine Gerede Esentepe Oteli'ne gittik. Otel kartalyuvası gibi bir tepeye kurulmuştu. Kaskı çıkarırken kulağım çok acıdı. Zaten bunun acısını ilerleyen günlerde daha fazla çekecektim. Odamıza gidip, duşları aldığımız gibi vurduk kafaları yattık.

28 Temmuz Salı

 

Esentepe'de kahvaltı
 

Sabah zıpkın gibi kalktım. Akşam sağlam bir uyku çekmişim. Odanın balkonuna çıkıp manzaraya baktım. Serin, kuru, mis gibi dağ havası ciğerlerime doldu. Manzara da oldukça güzelmiş. Aferin pompacıya, güzel otel önermiş. Kahvaltıya inerken kendimi oldukça dinlenmiş ve zinde hissediyordum.

 

Esentepe Otel
 

Kahvaltı fena değildi. Bu arada Karabük Spor kaldığımız otelde kamp yapmaktaymış. Futbolcuların bize  "Kim bu iki ayı?" der gibi bakıyorlardı. Eh futbolcu dediğin 170cm bilemedin 175cm,  65 kg insan evladı. Biz biraz iri kaldık tabi.

Kahvaltı sonrası otelin çevresini dolaştık. Otelin arkası yaylaya bakıyor. Futbolcular orada kros antrenmanı yapıp nefes açıyorlarmış. Yine otelin çevresinde 3 tane futbol sahası varmış. Ben oteli beğendim. Hafta sonu kafa dinlemek için ideal.

 

Otelin bahçesi
 

Saat dokuz civarı İstanbul yoluna koyulduk. Hava açık ve serin. Tam motor havası yani. Yalnız Buke için otoban çok sıkıcı bir yol. Kara Kızım olsa topuklar iki saatte İstanbul'a gelirdim :). Rahat ve müzik dolu bir yolculuktan sonra Alp ile gişelerde ayrıldık. Bu arada Alp'in Sinop'tan aldığı ve motorun arkasına ahtapotla bağladığı yeşil yağmurluk sizlere ömür. Bir baktık yerinde yeller esiyor. Neyse en azından görevini yerine getirdi.

Evin garajına girip Buke'nin fotoğrafını çektim. İs, toz, toprak ve en kötüsü de zift içinde kalmıştı taypalma yorgam. Haftasonu oturup temizleyeceğiz artık. Bu arada benim sol kulak da iptal olmuş. Bugün itibariyle gittiğim doktorum dış kulak iltihabı olduğunu söyledi. Zaten dün gece ağrısından uyuyamamıştım. Bu kulaklık işini çözmek lazım, özellikle de uzun seyahatlerde.

 

Evim evim güzel evim.
 

Evet  macera dolu bir seyahatin daha sonuna geldik. Daha nicelerinde buluşmak dileğiyle. Ahtapotunuzu iyi bağlayın, sağlıcakla kalın.

Poke Alp & İso!

Go GSA!

Share |

 
Diğer gezi hikayeleri için buraya tıklayın

 Yayın Tarihi:  31 Temmuz 2009

Copyright © Kayıhan Zeybek.
 Her hakkı saklıdır. Bu sitedeki fotoğraf ve yazılar izin alınmadan ya da kaynak gösterilmeden kullanılamaz.