|
CAPE TOWN
8-15 Şubat 2009
|
 |
|
5. Gün (12 Şubat Perşembe)
Sabah yine terli terli, söylene söylene kalktım. Ama artık eklem ağrım ve
halsizlik yoktu. Gerçi dün geceden bir baş ağrısı vardı, sanırım
artık iyileşmiştim.
Kahvaltıdan sonra bugünkü rehberimizle lobide buluştuk. İlk hedefimiz
District Six Müzesi. Bugün oldukça sıcak bir gün. Rehberimizin
arabasından inip (kendi aracımızı almamız tavsiye edilmedi) müzeye 20 -
30 metre kadar yürüdüm ter içinde kaldım.
1966 yılında, bu bölgede yaşayan 60.000 siyah zorunlu olarak evlerinden
çıkarılıp Cape Flats denen yere sürülmüş ve evleri buldozerlerle yerle
bir edilmiş. Bu bölgenin önü okyanus, arkası ise Table Mountain
manzaralı. Müze yaşanan bu ayıbın unutulmaması için Aralık 1994 yılında
açılmış. İçinde sürgün öncesi yaşam tarzını yansıtan eşyalar, fotoğraflar
var. Hatta o zaman oturulan evlerin örneği müzenin bir bölümünde
canlandırılmış. Müzeyi gezip anı defterini imzaladıktan sonra kentin varoşu olan Townships
gezimiz için aracımıza geri dönüyoruz.
|
| |
.JPG)
District Six Müzesi |
| |
.JPG)
Anı defteri |
| |
|
Townships sadece siyahların yaşadığı tek göz odalardan
oluşan gecekondu mahallesi. Ayrımcılık politikası zamanlarında siyahlar
her yerde aşağılanır ve küçümsenirmiş. Verilen uzun mücadelelerden sonra
özgürlüklerine kavuşmuşlar fakat ekonomik yetersizlikler nedeniyle bu
kötü şartlar devam etmiş. Zaten bu mahalleyi gezince Güney Afrika'yı
daha iyi anlıyorsunuz. Bir tarafta gökdelenler diğer tarafta bu
gecekondular. Belki ülkemizde de buna benzer tezatlar var fakat 1.5
milyon insanın tek göz odalarda aylık 50-60 dolarla geçinmeye
çalıştıkları bir sefalet ortamı ben görmedim. Johannesburg'da bulunan
Tintown'da ise tam 5.5 milyon insan bu şekilde yaşıyormuş. Her ikisine
de yanınızda yerel rehber olmadan gitmeniz tavsiye edilmiyor.
|
| |
.JPG) |
| |
.JPG) |
| |
|
Townships gezimiz bir seramik atölyesi ziyaretiyle
başlıyor. Bir yardım programı sonucu burada yaşayan genç sanatçılara iş
imkanı yaratmak amacıyla kurulmuş. Seramik ocaklarının maliyeti
yüksek olduğundan bu atölye ve ocak dönüşümlü olarak mahalle sakinleri
tarafından kullanılıyormuş. Bütün seramik eserlerinin altına yardım
programı adı ile sanatçının adı yazılıyor. Ben de bir kaç hediyelik
eşyayı buradan aldım. Hatta aldığım kupa aşağıdaki fotoğrafta görülen
kırmızı-siyah desenli olandan. Bu ara Stendhal'in "Kırmızı ve Siyah"ını
tekrar okuyorum, onun etkisinde mi kaldım acaba? :).
|
| |
.JPG)
Bir seramik sanatçısı |
| |
.JPG) |
| |
|
Bir sonraki durağımız bölgede bulunan Dalukhanyo
Anaokulu. Okula girer girmez bir sürü şirin yaratık etrafımızı çevirdi.
Uzun objektifimi getirmediğime pişman oldum. Bir kaç fotoğraf çektikten
sonra okulun içine girdik. Okul gelen yardımlarla yapılmış. Buraya gelen her çocuk için ayda R50 (yaklaşık
5 usd) para alınıyormuş. Yani siz okula R100 yardım yaparsanız iki
çocuğu 1 er ay okutmuş oluyorsunuz. Sizin için küçük bir bedel ama onlar
için anlamı büyük.
|
| |
.JPG) |
| |
.JPG)
Bebeler etrafımızı sarıverdiler |
| |
.JPG) |
| |
.JPG) |
| |
|
İçeride öğretmenler bize okulla ilgili bilgi
verdiler. Sonra sınıf bize bir şarkı söyleyip bir de gösteri yaptı.
Karşılığında bizim de onlara bir şarkı söylememizi rica ettiler. Önce
"daha dün annemizin" diye olaya girdik. Sonra baktım bunlar pek hareketlenmediler, hemen
10. Yıl Marşını devreye soktuk. Böylece marşımızı Cape Town'un
varoşlarında seslendirmiş olduk; bir bayrağımız eksikti. Çocuklar da gaza
gelip oynamaya başladılar.
|
| |
.JPG)
Bize özel gösteri |
| |
.JPG) |
| |
|
Anaokulunu istemeye istemeye terk ettik. Çocukların
sıkıntı çekmesine hiç dayanamıyorum. Nedense biz büyüklerin hatalarını
hep onlar ödüyorlar.
Aslında aşağıda gördüğünüz mahalleye de girecektik fakat bazı protesto
gösterileri nedeniyle bu gezi iptal oldu. Belediye bu bölgeye otobüs
seferi koyunca taksiciler de bu olayı protesto etmek için yol kapatıp
gelen geçeni taşlıyorlarmış.
Taksi demişken biraz Cape Town taksilerinden bahsedeyim. İki tip taksi
var. Biri iyi şirketlerin, kravatlı sürücülerinin kullandığı ve
taksimetre ile çalışan modern taksi verisiyonu. Diğeri korsan tipinde
bakımsız sürücülerin (gece biniyorsanız sarhoş olma ihtimali yüksek)
taksimetre açmayıp turistlerden biraz daha fazla para koparmaya çalışan
döküntü taksiler. Biz her ikisini de kullandık. Genel olarak taksi
ücretleri çok ucuz olduğundan ikinci tipe bile binseniz en fazla 1-2
dolar fazla para veriyorsunuz. Bir de bizim gibi 7 kişi (7 kişilik
taksiler var) bir taksiye biniyorsanız ulaşım bedavaya yakın oluyor.
|
| |
.JPG)
Townships |
| |
.JPG)
Table Mountain Teleferiği |
| |
|
Townships gezimizi bitirdikten sonra otelimize
dönüp kendi arabamızı aldık. Hava açık ve rüzgarsızdı. Bu ne demek
oluyor? Evet Table Mountain'a çıkabileceğiz. Teleferiğe bineceğimiz yere
gidince bir sürpriz bizi bekliyordu. Yaklaşık 5-6 gündür Table Mountain
kapalı olduğundan herkes buraya akın etmiş. Bir saat
kadar teleferik kuyruğunda bekledikten sonra yukarı çıkabildik. Aslında bir
de yürüme parkuru varmış. Yani rüzgar dolayısıyla teleferik çalışmazsa 2
saatlik bir tırmanışla da yukarı çıkabiliyorsunuz.
|
| |
.JPG) |
| |
.JPG) |
| |
|
Table Mountain Dünya'nın en eski dağ oluşumlarından
biri. Hatta Cape Town'lulara göre Dünya'nın en eski dağı. Bize verilen
broşürlere göre Himalayalar'dan 6 kez, Rockie Dağları'ndan ise 5 kez daha
eski bir oluşum. Adı masa gibi düz olan şeklinden
geliyor. Genellikle bu masanın bir de örtüsü oluyor. Bulutlar bir örtü
gibi üzerini kapladığında aşağıdan manzara süper oluyor ama o an
yukardaysanız ne yaparsınız bilemiyorum. Zaten böyle bulut riski
olduğunda ziyaretçilere düdük dağıtılıyormuş.
|
| |
.JPG)
Dağın tepesi bir çok bitki çeşidine ev sahipliği yapıyor |
| |
|
Tepeye çıkınca gruptan ayrılıp çevreyi ve
yukardan Cape Town'u fotoğraflamaya başlıyorum. Süremiz kısıtlı
olduğundan yemek yiyerek bu fırsatı kaçırmak istemiyorum. Üç tane
yürüyüş parkuru var. Bunlardan Dassie Walk en kısa olanı. Ben orta
uzunlukta olan (30 dakikalık) Agama Walk parkurunu yürüdüm. Yürüyüş için
oldukça sıcak bir gün. Bir de Canon 40D ve saz arkadaşları var. Epey tak
çıkar yaptım ama değdi doğrusu.
|
| |
.JPG) |
| |
.JPG) |
| |
.JPG) |
| |
.JPG)
Robben Adası |
| |
.JPG) |
| |
|
Table Mountain'dan, geldiğimiz gibi teleferikle inip
geleneksel Afrika gecesine katılacağımız Speir mevkiindeki çitliğe doğru
yola koyulduk. Biraz kaybolduk ama yollar o kadar güzel ve manzaralı ki
ben kaybolduğumuza memnun bile oldum. Sonunda tesislere ulaştık. İlk
hedefimiz kapanmadan Çita Çiftliğinde Çita mıncıklamak.
Çok şanslıyız, çiftlik tam kapanmak üzereyken içeri girdik. Hatta kapattık dediler
ama uzaktan geldiğimizi söyleyip onları ikna ettik. Bir kaç form
imzalayıp, renkli kedimizin yanında yerimizi aldık. Çita hayvanı bildiğiniz gibi
karada yaşayan en hızlı avcı. Bakıcı, çita ile ilgili bir takım bilgiler
verirken ben de onun sırtını okşamaya başladım. Ama bu aralar elektrik
problemi yaşadığımdan mı bilinmez beni pek sevmedi. Sürekli pati atıp
durdu. Bazen sevmezmiş okşayıcılarını :).
Bu arada bizim Sivas Kangal bu çitaların hayatını kurtarmış. Nasıl mı,
anlatayım: Çitaların doğal yaşam alanlarına insanlar girince problemler
başlamış. Av sahası daralan çitalar kolay av olarak koyun sürülerine
saldırmaya başlamışlar. Çobanlar da çitaları vurunca bu muhteşem
yaratıkların bu bölgedeki soyları tehlikeye girmiş. Çözüm olarak
çobanlara eğitimli kangallar bedava olarak dağıtılmış. Çita kendinden
iri bir hayvana saldıramıyormuş. E bizim Sivas Kangallardan iri köpek de
azdır. Bir de mükemmel çoban köpeği olduklarından çitaları sürülerden
uzak tutuyorlarmış. Böylece çobanlar da çitaları öldürmüyormuş. Proje
halen başarı ile devam ediyormuş.
|
| |
.JPG)
Yaramaz çita bana pati atıp durdu |
| |
.JPG)
Köpek gibi gezdiriyorlar çitaları |
| |
|
Çita faslından sonra akşam yemeğini yiyeceğimiz Moyo
tesislerini geziyoruz. Önce yapay göletlerin kenarında çimlere uzanıp
dinleniyoruz. Vakit gelince de içeri geçiyoruz. Burası oldukça büyük bir
lokanta. İrili ufaklı bir çok bölümden oluşuyor. Önce bir ağacın altında
oluşturulan terasta bir şeyler içtik, sonra gelip yüzlerimizi boyadılar.
Alacakaranlıkta da ateşleri yaktılar. Böylece eğlence başlamış oldu.
|
| |
.JPG)
Moyo Restaurant Tesisleri |
| |
.JPG)
Lokanta girişi |
| |
.JPG)
Beni savaşçı olarak boyadıklarını söyleyince ben de Alp'e bu
pozu verdim |
| |
.JPG)
Terasımızda bize özel konser |
| |
|
Yemek için kendimize sahneyi güzel gören bir masa
seçtik. Sonra oldukça uzun olan açık büfenin yolunu tuttuk. Geleneksel
Afrika yemeklerinden kendime güzel bir menü yaptım. En çok antilop şişi
beğendim. Arkadaşlar kuzuyu da beğendiler ama bana ağır geldi. Zaten
sulu et olayını pek sevmem ille de ızgara olacak :).
Bu arada gösterilere bizim grup bizzat iştirak etti. Çağla'nın babası
davulun başına geçti. O kadar güzel çaldı ki ona kadro teklif ettiler
:).
Oldukça güzel bir Afrika gecesini daha sonlandırmıştık. Mutlu mesut
otelimize döndük.
|
| |
.JPG) |
| |
|
6. Gün (13 Şubat Cuma)
Sabah erkenden kalktım. Bugün safari günü.
Saat
altı buçukta yola koyulduk. Bugün arabayı ben kullanıyordum. Önce ters
yöne girdim. Sonra bir kaç kez arabayı hoplattım. Zaten kaç sene oldu düz
vites kullanmayalı bir de sol elle vites değiştirmek değişik geldi.
Sinyaller de sağda olduğundan ilk başta her sinyal vermek istediğimde
silecekleri çalıştırdım. Sonunda otobana çıkmıştık. İki saat kadar
gittikten sonra kaybolduk. Yalnız bu iki saatin son bir saati gittiğim
yollar çok manzaralıydı. Sırf bu manzarayı görmek için bile bu
yolu giderdim. Arabada uyuyan arkadaşlar adına üzüldüm. Bir de Buke
yanımda olmadığı için... Zaten sonradan öğrendiğime göre bu yol Dünyanın
en güzel 10 manzaralı yolundan biri sayılıyormuş. İsteyenler Route 62
diye netten araştırabilir. Ne yazık ki geç kaldığımız için durup
fotoğraf çekme şansım olmadı.
Neden sonra sora sora Aquila Safari çiftliğine ulaştık. Çiftlik diyorum
çünkü burası elektrikli çitlerle çevrilmiş bir alan. Jip safari yanında,
ATV ve atla safari yapma imkanınız da var. Kahvaltıyı tesislerde yapıp
bir araçla esas safari yapacağımız araçla buluşmaya gidiyoruz. Geç
kaldığımız için onlar bizi beklememiş safariye başlamışlar. Biz olaya
ortasından girecektik.
|
| |
.JPG)
Aquila Safari |
| |
.JPG)
Pijamalı eşekler |
| |
|
Big Five denen aslan, leopar, gergedan, bufalo ve fil
beşlisini bu çakma safaride görecektik. Fil, gergedan ve bufaloyu doğal
ortamlarına yakın bir şekilde gördük. Aslanlar içinse ayrıca bir kapıdan
geçtik. Biraz bekleyince tembel hayvanları bir ağacın altında şekerleme
yaparken gördük. Zaten günün 20 saati uyuyorlar. Leoparları ise hiç
göremedik. Onun yerine kapalı bir bölümde çita ve aslan gösterdiler
bize. Diyeceğim odur ki bu şekilde bir safariden fazla bir şey
beklemeyin. İmkanınız varsa ülkenin kuzeydoğusundaki Kruger Milli
Parkına gidin. Gerçi böyle olacağını az çok kestiriyordum. O
yüzden hayal kırıklığım küçük oldu. Şunu da belirtmeden geçmeyeyim tur
sırasında ikram ettikleri üzüm suyu şahaneydi. Öğle yemeğini de burada
yedikten sonra şehre dönmek üzere tesislerden ayrıldık.
|
| |
.JPG) |
| |
.JPG) |
| |
.JPG)
Gergedan ve yavrusu |
| |
.JPG)
Safari araçlarımız |
| |
.JPG) |
| |
.JPG) |
| |
.JPG)
Bufalo |
| |
.JPG) |
| |
.JPG) |
| |
.JPG)
Rehberler |
| |
.JPG)
Dişi ve onun solunda gölgedeki erkek aslan |
| |
.JPG) |
| |
.JPG) |
| |
.JPG)
Misafir evleri |
| |
.JPG) |
| |
.JPG) |
| |
.JPG) |
| |
.JPG)
Kral |
| |
|
Bahçe safarisinden sonra serinlemeye bir zengin
mahalle plajına gittik. Bütün zengin mahallerinde olduğu gibi burada da
özel mülkiyet özel güvenlik şirketlerince korunuyor. Sitelerin içinde bu
özel güvenlik güçlerinin arabaları geziyor ve hepsi silahlı. Zaten
heryerde kameralar ve uyarı yazıları var. Şiddete tolerans
gösterilmeyecektir deniyor. Kısaca tipinizi beğenmezsek sizi vururuz ona
göre demeye getiriyorlar. Çevrede hiç siyah yok.
Plaja gidip bir kayanın yanına seriliyoruz. Biraz rüzgar olduğundan
kendimize kayayı siper alıyoruz. Su derseniz yine buz gibi. Ama
gelmişken girmemezlik olmaz. Açılışı ben yapıyorum. Sonra hep beraber
girip üşüyoruz. Sahil oldukça canlı. Surf yapanlar, köpek gezdirenler,
sahil sporları yapanlar... Bir de güneşi batırmaya gelen gruplar vardı.
Biz akşam üstü plajdan ayrılıp Camps Bay tarafına geçtik. Güneşi Bay
Beach Club isimli şirin yerde, suşi eşliğinde batırdık.
Akşam yemeği içince Waterfront'ta bulunan ünlü balık lokantası Baia'ya
gittik. Cape Town'un en ünlü balık lokantalarından biri. Gerçekten de
yemekler ve servis oldukça iyiydi. Bizi tek rahatsız eden arada hızla
esen şiddetli rüzgardı. Güzel bir yemeğin ardından otele döndük. Ben ve
Alp yarın büyük beyaz dalışı yapacağımız için erken kalkacaktık.
|
| |
|
7. Gün (14 Şubat Cumartesi)
Sabahın beşinde ayaktayım. Bugün en çok görmek istediğim
canlılardan biri olan büyük beyaz köpekbalıklarını yakından görecektim (sen öyle
san :). Bizi alacak olan transfer arabası biraz gecikti. Altıya doğru araçtaki
yerimizi aldık. Servis hesabı, insanları toplaya toplaya arabayı
doldurduk. Sonra Cape Town'dan iki saat uzaklıkta olan Gansbaai'ye doğru
yola koyulduk. Aslında biraz kestirmek istiyordum ama sürücümüz
oldukça hızlı kullanıyordu. Yol da virajlı olunca ben de camdan
manzarayı seyrettim. İyi ki de öyle yapmışım çünkü manzara dünkü gibi
yine nefes kesiciydi.
Limana varınca önce bize kahvaltı ikram ettiler. Sonra kullanacağımız
ekipmanı teslim edip bizi brifing odasına aldılar. Tam 39 kişiydik.
Kafese altışarlı gruplar halinde girecektik. Alp 36 ben 37 numaraydım.
Yani ben son gruptaydım. İstanbul'dan ıslak elbisemi ve şnorkel
takımımı da getirmiştim.
Tekneyi görünce biraz moralim bozuldu. Açık deniz balıkçı teknesinden
bozma 50ft civarı bir tekneydi. Arkasında dalış kafesi taşıyordu.
Aslında tekne fena değil de 40 kişi için küçük kalmıştı. Yaklaşık bir
saat Hint okyanusunda yol aldıktan sonra köpek balığı bölgesine
bağlandık. Yolda bir de balina görmüştük ama ben fotoğrafını çekene
kadar daldı gitti. Yine gördüğümüz yunusları aşırı sallantı yüzünden
çekemedim. Durduğumuz yerde de sallanmaya devam ediyorduk. Bir de kapalı
alanda tekne brifingi alınca Alp dahil bir çok kişiyi deniz tuttu.
Arkadaşlar teknenin ön kısmından balıkları beslerken teknenin arka
kısmından da köpek balıkları için balık yağı ve balık kanı karışımı
denize dökülüyordu. Bir oltaya da iri bir balık takılmıştı.
Ve bekleme başladı. Ben yarım saat sonra buranın ana baba günü olacağını
düşünüyordum. Öyle ya belgesellerde döküyorlardı yemi bir sürü köpek
balığı teknenin başına üşüşüyordu. Ama gerçek hayatta işler böyle
yürümüyormuş. Meğer köpek balığı ve balina mevsimi haziran ayıymış. Biz
üç saat bekledik gördüğüm iki yüzgeç oldu, onların da fotoğrafını
çekemedim. Bazı hevesliler kafese girdiler ama ben onları seyretmekle
yetindim. Madem balık yok kafese niye gireyim? Böylece Güney Arfika'daki
en büyük hayal kırıklığımı yaşamış oldum. Bize ucu açık dalış bileti
verdiler. Olur da bir daha buraya yolumuz düşerse kullanalım diye :).
Haydi Türkiye!
Kal şu finallere.
Aşkına dalsın Kayı,
Engin denizlere...
|
| |
.JPG)
Limandan ayrılıyoruz |
| |
.JPG)
Hava kapalı, deniz kırçıllı |
| |
.JPG) |
| |
.JPG)
Başka bir şirketin teknesi |
| |
.JPG) |
| |
.JPG)
Yemi beğenmedi büyük beyazlar |
| |
.JPG)
Beyaz köpekbalıklarının ana besin kaynağı olan foklar |
| |
.JPG) |
| |
|
Aynı manzaralı ve virajlı yollardan Cape Town'a geri
döndük. Üstelik bu sefer ben muavin koltuğunda oturuyordum. Geldiği gibi
dönüşü de oldukça hızlıydı şoförümüzün. Ama direksiyonunu
beğendim. Bir kaç kere huzursuz olduysam da sağ salim otele ulaştık.
Duşumuzu aldıktan sonra Atılgan ile buluşup Camps Bay'deki Caprice
Cafe'ye gittik. Sevgililer günü olması nedeniyle Camps Bay cıvıl
cıvıldı. Yemeğimizi yiyip biraz Caprice'de takıldıktan sonra ver elini
Casino. Ben yine en iyi yaptığım iş olan fiş bekçiliğine soyundum. Alp
21'de kazandıkça fişleri cebe attım ve tam ayrılma saatinde haydin otele
dedim.. Biliyorsunuz casinonun temel kuralıdır; her zaman kasa kazanır.
Ama ben varken değil :). O yüzden ben oynamam ama oynayan arkadaşlara
mukayet olurum. Çünkü oynarsan sen de o atmosfere kendini kaptırıyor ve
kontrolü kaybediyorsun. Zaten biraz gözlem yapınca insanların
makinelerin başında şuursuzca nasıl vakit geçirdiklerine tanık
oluyorsunuz. Sonuçta Alp 100 Euro'ya yakın karla casinodan çıktı.
Cape'teki son gecemiz de bu şekilde bitmiş oldu.
|
| |
|
8. Gün (15 Şubat Pazar)
Son iki günün üzerine bugün geç kalktım.
Son gece de terlemiştim ama ilk gecelerle kıyaslandığında kupkuruydum.
En azından bugün uçakta telef olmayacaktım. Duşumu alıp bavulumu
yerleştirdim. Odayı kontrol edip check out için lobiye indim.
Kahvaltıdan sonra Waterfront'a gittik. Burada grup ikiye ayrıldı. Ben
akvaryum tayfası ile Two Oceans Aquarium'a gittim.
Hannover'de gezdiğim akvaryumun bir benzeriydi ama ana tankı daha
büyüktü. Zaten kocaman köpekbalıklarını ancak bu büyüklükte bir tankta
yüzdürebilirsiniz. Neyse doğal ortamında göremediğim
köpekbalıklarını burada yakından görmüş oldum.
|
| |
.JPG)
Gördüğüm en büyük mürenler |
| |
.JPG) |
| |
.JPG)
Akvaryum camının malzemesi |
| |
.JPG) |
| |
.JPG)
Köpek balığı, sonunda :) |
| |
|
Akvaryum gezisinden sonra Waterfront'ta biraz
alışveriş yaptım. Son olarak Cape Town'a geldiğimizde ilk yemek
yediğimiz yerde buradaki son yemeğimizi yedik ve havalimanının yolunu tuttuk.
Kiralık aracımızı teslim edip check in e gittik. Yine Exit dönecektim,
hem de burnum akmadan :).
Uçakta yanıma Volkan isimli hoş sohbet bir diş hekimi oturdu. Burada
çalışan doktor arkadaşlarını ziyarete gelmiş. Karşılıklı bu güzel ülkede
edindiğimiz izlenimleri paylaştık. Bu arada uçakta oldukça fazla Rus
yolcu vardı. Çoğu da sarhoş. Hatta bir tanesi bizim sevimli ve civelek
hostesimizi taciz etti. Hostesin adını öğrenemedim ama konuşması,
mimikleri, yolculara ve sarhoş Ruslara karşı olan tavırları bizim için
eğlence oldu. Yolcularla arasındaki mesafeyi pek ayarlayamıyordu.
Rahat bir yolculuktan sonra sorunsuz bir şekilde İstanbul'a indik.
Dışarı çıkınca 3 derece, rüzgarlı ve yağmurlu bir hava beni selamladı.
Herşeye rağmen evime dönmüştüm.
Bu güzel gezide emeği geçen bütün arkadaşlarıma buradan bir kere daha
teşekkür ediyorum.
3. bölümün sonu: Bitti.
|
|
|
| |
Diğer gezi hikayeleri için buraya
tıklayın.
Yayın Tarihi:
26 Şubat 2009 |