|
|
|
|
|
3. Gün (10 Şubat Salı) |
|
Afrikaans Language Monument |
|
Güzel dağ manzarası |
|
|
|
Üzüm bağları |
|
Alp ile virajın arkasındaki manzarayı görmeye giderken |
|
|
|
Tepeden indikten sonra Laborie Çiftiliğine gidiyoruz. Burada arkadaşlar şarap tadımı yapacaklar. Çiftlik Constantia kadar olmasa da güzel. Dilerseniz burada konaklama imkanınız da var. Ben çevreyi araştırırıken üzümlerin boşaltıldığı yeri de keşfedip fotoğrafladım. |
|
Laborie Çiftiği |
|
Konuk evi |
|
İşlenmek üzere gelen üzümler |
|
Laborie Bağları |
|
Laborie'den sonra bir hapishanenin önünde duruyoruz. Burası da Mandela'nın hapis yattığı yerlerden biri. Robben Adası'nda sağlık sorunları baş gösterince başka bir hapishaneye gönderilmiş. Orada da verem olunca önce hastahaneye sonra da buraya gelmiş. Buranın önemi özgürlüğüne kavuştuğu yer olması. |
|
Nelson Mandela Heykeli |
|
Victor-Verster Hapishanesi |
|
|
|
Yolumuzun üstündeki bir kasabada alışveriş molası veriyoruz. Ben sadece fotoğraf çekmekle yetiniyorum. Oldum olası alışverişi sevmemişimdir. Hele ki ihtiyacım olmayan bir şeyi sadece turustik amaçla almış olmak, bana çok manalı gelmiyor. Ha dersiniz Kayı motosiklet bakacağız, plazma alacağız, ev sineması kuracağız o zaman eyvallah. |
|
|
|
Bu da bir anıt ama yorgunluktan yanına gidip bakmadım |
|
|
|
Artık karnımız zil çalıyor. Hastalığın verdiği ağırlık nedeniyle enerjim bitmek üzere. Soluğu yörenin meşhur Fransız lokantası "Le Petite Ferme"de alıyoruz. Lokanta bir tepenin eteğine kurulmuş. Kendi çok şirin bir yapı. Bahçesi ve manzarası muhteşem. Yemekten sonra kalan şarabınızı veya kahvenizi bahçede çimlere yayılıp manzaraya karşı yudumlayabiliyorsunuz. Evet biz de aynen öyle yaptık. |
|
Lokantanın bahçesi |
|
Manzaraya karşı keyif |
|
Le Petite Ferme |
|
Lokantadan sonra başka bir Şarap Çiftliğine gidiyoruz. Ben çiftiğin arka tarafında üzüm toplayan işçileri fotoğraflıyorum. 70-200mm arabada kaldığı için çekebileceğim güzel portreleri kaçırıyorum. Acaba böyle geziler için yeni çıkan Canon'ın 18-200mm objektifini alsam mı? Belki kaliteden ödün vereceğim ama bu şekilde tak çıkar tak çıkar da zor oluyor. Ya da al bir tane 5D geniş açıyı ona tak, tele 40D'de kalsın, çift tabanca dolaş :). |
|
|
|
Bağ Bozumu |
|
Kasa kasa üzümler |
|
Akşam yemeği için otelden ayrılırken bizi kuvvetli bir rüzgar karşıladı. Hatta fırtına çıktı diyebilirim. Taksiye atladığımız gibi Waterfront'a gittik. Gideceğimiz et lokantasının adı "Belthazar". Bu lokantanın şöyle bir önemi var. Öncelikle Dünyanın en büyük bardak şarap çeşidine sahip olduklarını iddia ediyorlar. Ayrıca iki yıl (2005-2006) üst üste Güney Afrika'nın en iyi et lokantası seçilmişler. "Steakhouse" sözünü duyunca bile heyecanlanan ben, tabi ki et siparişi verdim. İsteyen deniz ürünleri de söyleyebilir. Ama kırmızı et varken benim börtü böcekle işim olmaz. Şöyle birer porsiyon 1/2 kg Chicago Cut söyledik Alp ile. Ben tabi içi kanlı canlı olsun istedim. Çok pişince et kuruyor ve bir şeye benzemiyor. Gerçi millet de benim nasıl içi kanlı et yediğimi merak ediyor ama bilmiyorlar ki ben küçükken çiğ kıyma ve çiğ kuşbaşı ile büyüdüm. Annem kasaba yolladığında dönüşte hep tırtıklardım etleri. Neyse biz lokantamıza geri dönelim. Et gelince önce gözüm doydu. Kendisi de pamuk gibiydi. Dörtte üçünü büyük bir keyifle yedim. Fakat sonuna gelince bir kaç sinir ve etin soğuması biraz tadımı kaçırdı. Fakat yediğim en güzel etlerden biriydi diyebilirim. Üstelik de bu fiyata (25 usd civarı). Daha önce de dediğim gibi oldukça ucuz bir memleket. Yediğim trimusuyu ise çok beğenmedim. İçinde krema vardı ve kahve yoktu. Zaten en güzel trimusuyu Nermin yapıyor. Belthazar ile ilgili (şarap listesini merak edenler olabilir) geniş bilgi için tıklayınız. Bugün tam bir gurme günü şeklinde geçmişti. Table Mountain'a yine çıkamamıştık. Millet casinoya giderken ben otelin yolunu tuttum. |
|
4. Gün (11 Şubat Çarşamba) |
|
|
|
Radisson SAS |
|
Kahvaltıdan sonra Kirstenbosch'a, Botanik Bahçesine, gittik. Benim İstanbul'da gezdiklerime göre epey büyüktü. Sadece Afrika'ya özgü bir sürü bitki vardı. Benim bitkilere pek ilgim olmadığından daha çok manzara ile ilgileniyordum. İlgili biri burada oldukça uzun süre geçirebilir. Biz şöyle bir dolaşıp konser alanına seriliyoruz. |
|
Botanik Bahçesinin Girişi |
|
Botanik Parkı |
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Magic Tree, Alp ve öğrenciler |
|
|
|
Colonel Bird's Bath |
|
Cape Town'ın kontrolü İngilizlere geçtikten bir kaç sene sonra 1811 yılında bölgeyi alan Albay Christopher Bird kaynak sularını toplayan kuş şeklindeki bu havuzu yaptırmış. Burada toplanan sular eve veriliyormuş. |
|
|
|
Konser alanı |
|
|
|
|
|
Botanik Bahçesinden sonra yönümüzü Table Mountain'a çeviriyoruz. Bugün örtüsü (bulut) yok üzerinde ama bu sefer de dün akşam çıkan ve bugün de devam eden sert rüzgar engeline takılıyoruz. Rüzgar belli bir şiddetin üzerine çıktığında teleferik güvenlik nedeniyle çalışmıyormuş. Biz de yine yüksek bir tepe olan "Signal Hill"e gidiyoruz. Burada şehrin panaromik fotoğraflarını çektim. |
|
Burada 2010 Dünya kupası yarı final maçı oynanacak |
|
Signal Hill'den Waterfront |
|
Yine Waterfront |
|
|
|
|
|
Signal Hill'den sonra soluğu Clifton Plajlarında
alıyoruz. Biz 2 numaralı plaja yerleşiyor ama hepsini geziyoruz. Bu
arada üç numaralı plaj, adı gibi 3. cinsin mekanıymış. Üzerime olsa
havlumu alacağım ama yok :). Su bildiğiniz buz. İlk heves koşarak
kendimi Atlantiğin kucağına bıraktım ama 10 dakika dayanamadım. Üç beş
kulaçtan sonra soğuk nefesimi kesti. Biraz dalgalarla oynadım ama soğuk
galip gelince paşa paşa sudan çıkıp güneşlenmeye başladım. Tam dalmıştım
Atılgan'ın sesine uyandım. Güneşi batırmaya başka bir sahile
gidiyormuşuz. Biraz mırın kırın ettiysem de kalkıp minübüsteki yerimi
aldım. |
|
|
|
Atılgan ve Alp ile ters ışık çalışmaları |
|
Uçurtma sörfçüleri |
|
Yine neresi yanıyor? |
|
|
|
Cape Town'a geldiğimizden beri ilk defa güneşi bu kadar net batırabildik. Ben de özlemişim bu manzarayı. Malum İstanbul'da pek yakalayamıyoruz bu sahneyi. |
|
|
|
ve Cape Town'da güneşi batırdık. |
|
Otele dönüp duşumu aldıktan sonra lobiye indim. Rüzgar kesilmişti. Hava çok güzeldi. Bu akşam üzerime bir şey almadan dolaşabilecektim. Otelin önünde kahvemizi içtikten sonra şehrin sokaklarında yürümeye başladık. Otelin yakınında yer alan "Long Street" Cape Town'un en eski caddelerinden biri. Adım başı özel güvenlik var. O yüzden gecenin ilerleyen saatlerinde de sıkıntı yaşamadan dolaşabiliyorsunuz. Bu caddede bir sürü eğlence mekanı var. Biz biraz yürüdükten sonra şehrin meşhur gece kulüplerinden biri olan Cubana Havana'ya gittik. Biz Cuba müziği beklerken güncel müzik bulduk. Biraz takılıp sohbet ettikten sonra otele geri döndük. Tatilin çoğu bitmiş azı kalmıştı. 2. Bölümün sonu |
|
|
Copyright
©
Kayıhan Zeybek.
Her hakkı saklıdır. Bu sitedeki fotoğraf ve yazılar izin alınmadan
ya da kaynak gösterilmeden kullanılamaz.